Kaplan gitti...

Kaplan gitti...
Kaplan gitti...

Ömer Uluç, Ayşegül Sönmez?le birlikte Gümüşsuyu?ndaki evinde, 2009.

Ömer Uluç, büyük mizahıyla ve zekâsıyla, hepimize ne çok şey öğretti. Oyun oynamayı, oyunları bozmayı gerekirse blöf yapmayı...
Haber: AYŞEGÜL SÖNMEZ / Arşivi

Sanat dünyasında değil sadece hayattaki en iyi dostumu kaybettim. Günlerdir kaybetmeyi bekliyordum. Kendimi defalarca alıştırmaya çalıştım.
En çok da kahkahasını duymayacağıma... Kahkahasını en son yılbaşı gecesinin ertesinde odasında yılbaşı gecesinden kalanlarla yaptığımız mükellef yemekte unutmak istemedim. Çalışmak istedim unutmamak için. Kulağımda bir yer açılsın ses orada kalsın dedim. Yatağının yanına harika bir sofra kurmuştuk. Sofralara en yakışan dostumdu o benim. Kahkahasıyla sofralarda, barlarda, meyhanelerde büyüdüğüm dostum. Ertesi gün hocam... Zekâsına, mizahına, onlarca imgesine belki de en çok Lucy ve Lonesome George’a kapıldığım, on sekiz yaşımdan beri yanından ayrılmadığım arkadaşım, öğretmenlik yapmadan öğretmenim olmuş, hayatta en yakından tanıdığım ressam.
Ömer Uluç. Türk resminin en büyük kumarbazı. En matrağı, en oyun bozanı, kendine mahsusu. Kurumsal, bürokrat, ithal, sahte kelimeden, harften her şeyden, akademiden, akademizmden köşe bucak kaçan özgür, bohem, sivil, bağımsız ruhu.

‘Kâğıtları tekrar kararım’
En son söyleşimizde ‘kâğıtları tekrar kararım’, demişti. Kumarda öyle derlermiş. İki yıldır öyle yapıyordu. İki yıldır yaratıkların efendisi ve bir ertesi gün uzmanı olarak vücudunu ele geçiren kötü yaratıklara öyle yapıyordu. Tekrar tekrar kağıtları kardı, her seferinde yendi onları. Doktorlarını, o çok inandığı bilimi şaşırtarak ve böylelikle bilime de daha çok inanarak...
Ömer Uluç, büyük mizahıyla ve zekâsıyla bana, hepimize ne çok şey öğretti. Oyun oynamayı, oyunları bozmayı gerekirse blöf yapmayı... Yazın Türkbükü’nde sahile vurur gibi yapmıştı, denizde boğulmuş gibi... Tıkanmıştık endişeyle ve sonra taramalı bir ziyafet çekmiştik, yanında bira... Ondan önce dondurma da yemiştik. Vivet’le sarmaş dolaş Beatles’la dans etmişlerdi.
Tek tabanca Avrupa yollarında, tek tabanca Amerika yollarında, tek tabanca Afrika’da, kahramanı olduğu, anti-kahramanı olduğu onca hikâyesini dinlemeye hiç doymadım. En büyük içkicilerle, en baba yazarlarla çizerlerle, en arıza bohemlerle, Chelsea otel sakinleriyle, Afrika yerlileriyle maceralarını, yaşadıklarını dinlemeye bitmek tükenmek bilmeyen bir arzu ve iştahla ürettiği imgelerini izlemeye hiç doyamadım. Sadece anlatanlardan da değildi üstelik, dinlerdi de beni... Beni dinlemesine de hiç doyamadım.  Hastalık sürecinde hep yanındaydım. Hastalığıyla incelikli mücadele edişini de izlemeye doyamadım.
Stratejik bir savaşçı, bir Uzakdoğu samurayı. Dram yapmadı, yapmamıza izin vermedi. Kendi imge tarihini bir bilgisayar ekranına doldurduğu gibi teker teker adeta gitmeden önce serbest bırakmakla meşguldü. İmgelerini özgürleştirdi gitmeden kendi hep özgür olduğu gibi... Çoğaltarak 50 yıllık üretimini, çoğaltarak onca macerasını, kahramanlıklarını, anti-kahramanlıklarını, sanat tarihine sığdırmamızı onu, orada dondurup boğmamızı engelledi.
Beylerbeyi Cinleri sergisindeki o tünelde, sarayın tünelinde küçük adımlarıyla yürüyor o şimdi. Küçük el jestleriyle bir yandan konuşuyor. Veli Küçük gözlüğü, kadife blazeri, spor ayakkabılarıyla yürüyor Ömer Bey, kendi tarihinin içinde dolaşıyor. Kahkahası duyulmuyor artık çok uzakta evet ama kayıtlı var teybimde... Hiç bırakmayacağım, yanımdan ayırmayacağım cebimde, zihnimde... Ömer Bey, yazdıklarıma bakıyor, “Sivil ruhmuş, özgürmüş, nereden buluyorsun bu lafları... Ha ha haaaa haaaaa” diye dalga geçiyor elbette...