Karanlık kız kardeş

Brahms'ı sever misiniz? Erika Kohut sevmiyor, hatta 'Piyanist'in bir sahnesinde pek hazzetmediği Brahms'ın, yorumcuya 'con intimissimo sentimento'...
Haber: Film Eleştirisi: Fatih ÖZGÜVEN / Arşivi

Brahms'ı sever misiniz? Erika Kohut sevmiyor, hatta 'Piyanist'in bir sahnesinde pek hazzetmediği Brahms'ın, yorumcuya 'con intimissimo sentimento', en içten duyguyla çalma yolunda direktif vermesini biraz zavallıca buluyor. (Zaten 'besteci direktifleri nedir ki!') Nahoş filmlerin unutulmaz yönetmeni Michael Haneke gene bizlerle. Fikir yeterince tuhaf; olaylar Viyana'da Fransızca konuşan karakterler arasında geçiyor. Korkunç annesiyle birlikte yaşayan orta yaşlı piyano öğretmeni Erika, ruhla bedeni başarıyla birbirinden ayırmıştır. Gündüzleri Schubert ve Schumann ve öğrencilere ceza, geceleri kendine ceza; porno dükkânları, vajinaya jilet, dikiz ve sidik. Buraya kadar bir yenilik yok; Erika Kohut'tan yıllar önce Thomas Mann, sanatçının 'bir canavar' olduğunu ima etmişti. Eseriyle duyguları arasında tam bir ayrışma, mutlak bir yabancılaşma olmazsa eseri mükemmel olamıyordu. Çolpa, yamuk yumuk oluyordu. İnsanüstülük mü, insanilik mi; Tonio Kröger iki arada kalakalmıştı. Vajinasını bardak kırıklarıyla kesen kadınlar, içi buz tutmuş piyano virtüözü kadınlar Bergman'da da vardır; Orta ve Kuzey Avrupa'nın psikotik repertuvarı... Haneke'nin filminin ekstrası şu; Erika Kohut, 'aradaki kapıyı' aralamaya kalkışıyor. Erika'nın hayatının nasıl bir yer olduğunu bilmeyen mühendis/buz hokeycisi/piyanist namzedi 'şarman' Klemmer'in paldır küldür içeri dalmasıyla birlikte, Erika, aşkın kendince bir versiyonunu 'yazmaya' başlıyor.
Bir öğrencisinin cebine doldurduğu cam kırıklarıyla vahşice 'kendine çağırdığı' Klemmer'e odacığında bir kutuya sakladığı zincirleri, lastikleri gösterdiği sahneden itibaren her şey yokuş aşağı gidiyor. Çünkü ne Klemmer'in kendine acı çektirmeyi, kendini aşağılatmayı sevenlere hizmet konusunda yeteneği vardır, (Dur, canımı acıtıyorsun!) ne de Erika'nın, Klemmer'in anladığı anlamda sevme yeteneği, (Aşk nihayetinde en banal şeylerden ibaret değil mi?) şu halde, edepsiz annenin yaygara korosu eşliğinde kendini imha töreni başlayacak ve nihayete erdirilecektir. Filmin kendisi Erika'nın ruhunun içi gibi; duyguları ve sahneleri minimal, fazlalıkları reddedişi hem hayranlık uyandırıcı hem ürkütücü. Bir oda müziği üçlüsü gibi 'çalan' oyuncuları sinir bozacak kadar mükemmel. Gene de bütün bunların ancak Viyanalı kadın piyanistlerin başına geleceğini düşünmeyebiliriz. Zihinselliği ile hayatı kendine dar eden Kohut'u, neden acımasızca komikliğe ve sakilliğe mahkûm zavallı Bridget Jones'un karanlık bir kız kardeşi gibi düşünmeyelim? (Nitekim, Erika yatağının altından meşum kutuyu çıkarırken birtakım kadın ve dekorasyon dergileri çıkarır önce; çağımızın Batılı bir kadın kahramanı olarak onun da kutusu o dergilerin gerisindedir. Zaten elinde naylon torbası özel konserlere giden sanatçı da çoktandır özel biri değildir.) Aşkı ister Schubert'teki gizli vahşet aracılığıyla öğrene(meye)lim, ister Cosmo kızı formülleri ile...
Aşk bu filme göre artık ciddi biçimde müşkül bir proje. Hatta bildiğimizi hatırladığımızı bildiğimiz bir şeyin gölgesinden ibaret. Bridget Jones'un boğucu sit-com romantizminin tam zıddı uçta da, romantik aşkın vahşi bir versiyonu dışında bir şey yok. O halde kalbe bir bıçak saplayıp çirkince ölmekten başka çare de yok.
Bu duygusal (ve ortayaşlı), sert (ve elbette ki mizahsız) film sadece sadomazoşizm ya da Viyana ve onun burjuvalarının beterliği üzerine değil elbette. Michael Haneke'nin anladığı anlamda kayıp giden bir dünya ve onun çoktan kaybolan parametreleri üzerine.