'Kayyum savaşı' başladı

Bedri Baykam'ın düzenlediği son sergi ve açılışına yerleştirdiği performans küratörlere (ben onlara 'kayyum' demeyi tercih ediyorum; Türkçede yerleşik bir sözcükle) karşı savaşı başlattı.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Bedri Baykam'ın düzenlediği son sergi ve açılışına yerleştirdiği performans küratörlere (ben onlara 'kayyum' demeyi tercih ediyorum; Türkçede yerleşik bir sözcükle) karşı savaşı başlattı. Baykam, açılışa 30 adet koyun getirmiş. Genç sanatçılardan birisi varlığını kayyuma adayan bir ant okumuş.
Gazetelere yansıyan açıklamalara bakılırsa Baykam, kayyumlara ve müzelere karşı olmadığını fakat sanatçıların bu kurumlar olmadan önce de var olduklarını, dolayısıyla iki olgu arasındaki tefrikin yapılması gerektiğini işaret etmiş. Bu çıkış dikkatle izlenmesi, üstünde düşünülmesi gereken bir düşünceden kaynaklanıyor.
Kayyumluk kurumunun eleştirisi yeni değil. 1990'lardan bu yana giderek zenginleşen ve güçlenen bu kurum doğal olarak karşı görüşleri de harekete geçirdi. Batı çağdaş sanat dünyasında son zamanlarda yayımlanan birçok kitapta, dergide yer alan birçok yazıda kayyumlar kıyasıya eleştiriliyor. Hatta, bir adım daha geriye gidilerek bakılırsa Batı'da sanatçı seçen yapıların eleştirisinin çok daha eski tarihlerde başladığı görülecektir. Hatta modern sanatın oluşumundaki en büyük çıkışların bu tür tepkilerden kaynaklandığını söylemek bile mümkün.
Bu tür düzenlemelerin başlangıcı Paris'te düzenlenen 'salon sergileri'. Gerçekçi resmin önemli isimlerinden olan Courbet, bir yapıtının reddedilmesine kızarak Paris'in ortasına bir çadır kurmuş ve yapıtlarını orada sergileyerek (her ne kadar bir gerçekçiler grubu sergisi düzenleme babında başarısız olmuşsa da) tarihteki ilk kişisel sergiyi oluşturmuştu. Gene burjuva zevkinin eleştirildiği yeni bir süreç 20. yüzyıl başlarında kendisini göstermişti. Şimdi dillere destan Marcel Duchamp'ın 'Çeşme' adını verdiği ve bir pisuarın ters çevrilip yerleştirilmesinden oluşan yapıtı bu tür kabulleri yermek, alaya almak amacını taşıyordu.
Artık salon sergileri yok
Bu yaklaşım kendisini bugün de sürdürüyor. Ne var ki, işin niteliği artık önemli bir kayma ve değişim geçiriyor. Artık salon sergileri yok. Eğer bir sergi düzenlenecekse bir seçici kurulun oluşturulması arkaik, antik bir yöntem olarak görülüyor. Öznelliklerin öne çıktığı bir dünya bu. Buna koşut olarak yapılacak toplu bir serginin daha farklı bir mantıkla hazırlanması isteniyor ve bekleniyor. Bu gelişmenin altında çok önemli birkaç neden yatıyor. Onların başında da sanat tarihi eleştirileri gelmekte.
Feminizmin ortaya çıkması bu konuda çığır açan bir niteliğe sahip. Feministler, sanat tarihini, salt erkek gözüyle yazılan bir tarih olduğunu öne sürerek, eleştirdiler ve yeniden yazımı başlattılar. Gerilla Kızlar hareketi bu konuda en etkili oluşumlardan birisiydi. Sonradan bu yaklaşım başka hareketler tarafından geliştirildi. Üçüncü dünya ülkeleri bu kervana katıldı. Şimdilerde sömürgecilik sonrası değerlendirme benzeri bir yaklaşımı gösteriyor. Ortaya artık tek bir sanat tarihinin koyulamayacağını bir 'sanat tarihleri' bütününün olması gerektiği öne sürülüyor. Yerleşik tarihin ve dayandığı kabullerin Avrupa merkezli (Eurocentric) ve Batı kanonuna dayalı olduğu artık genel kabul görmüş durumda. Bu eleştirel okuma döneminden müzeler de paylarına düşeni aldı. Müzeciliğin de aynı kısıtlamalara sahip olduğu vurgulandı. (Bedri Baykam'ın bu yönde de şimdi 20. yılını kutladığı bir karşı çıkışı var. Bu konudaki görüşlerini 'Maymunların Resim Yapma Hakkı' başlıklı kitabında açıklamıştı.)
Bütün bu anlayışın altında önemli bir kavram yer alıyor. Yukarıda da değindiğim üzere, tüm bu yerleşik müze, sergi değerlendirmeleri 'nesnellik' adına yapılıyor. Oysa, nesnelliğin, bu parametrelerle bakıldığında, nesnel olmadığı ortaya çıkıyor. Buradan hareketle sergi düzenlemelerinin belli bir öznellik etrafında gerçekleştirilmesi istendi, buna olanak sağlandı. Ayrıca, sergilerin sadece biçimler etrafında değil belli temalar etrafında örülmesine yönelindi. O zaman kayyumlara sıra geldi.
İçerik politikleşti
Kayyumlar bu iki olgu için biçilmiş kaftandı. Hem onların kişisel seçimleri önemliydi. Hem de onların belli bir tema etrafında düzenleyeceği sergi yerleşik kısıtlamalardan arınmaya olanak sağlayacaktı. Burada bir noktayı belirtmek gerek. Çağdaş sanat, özellikle 1990'lardan itibaren gitgide politikleşen bir içeriğe sahipti. Öznellik ve konusallık bu anlamda önemliydi. Çünkü, bir yandan siyasal olanın öne çıkarılmasına olanak veriyordu bir yandan da sistemin (establishment) zevki ve beğendikleri dışında kalan 'seçenek' (alternatif) sergi yapmaya. Bu anlamda kayyumluğun 1990'lı yıllardaki başlangıcında aykırılık ve eleştirellik çok önemliydi. Bu yanıyla kayyumların düzenlediği sergiler bir doğrulamaya (justification) dayanıyordu.
Aradan geçen yıllar bu yapıyı bozdu. Öznellik neredeyse başıbozukluk halini aldı. Siyasallık yerini tek kişinin zevkine bıraktı. Saydamlık ve haklılaştırma ortadan kalktı. 'Ben yaptım oldu' mantığı yerleşti, egemenleşti. Sonuç itibarıyla kayyumlar yeni kudret simsarlarına dönüştü. Müzeler, bienaller bu oluşumu destekledi. Ortada 'tek seçici' insanlar dolaşmaya başladı. Onların da aykırı olmak, eleştirel kalmak türünden kaygıları kayboldu. Sanatçı, kayyuma muhtaç hale geldi. Kayyum sistemin adamı oldu. Şimdi bu noktada duruyoruz. Savaş başladı. Belli bir kayyumluk anlayışının buradan yenik olarak çıkacağına kuşku yok. Bizden söylemesi.