Kelimeleri duymuyorum görüyorum

Kelimeleri duymuyorum görüyorum
Kelimeleri duymuyorum görüyorum
Hatice Güleryüz, Gezi direnişi sırasında ertelediği 'İleri Sar' sergisini Rampa'da açtı. Çalışmalarını yurtdışında sürdüren Güleryüz ile Türkiye'deki bu ilk kişisel sergisini konuştuk.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Rampa’nın kapısından girer girmez gördüğünüz ‘Biz, Siz’, Hatice Güleryüz’ün sergisinin geri kalanı için önsöz niteliğinde aslında. Uzun zamandır çalışmalarını yurtdışında sürdüren Güleryüz’ün Türkiye ’deki ilk kişisel sergisi ‘İleri Sar’da ‘biz’ ve ‘siz’ kavramları farklı farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Sergiye ismini veren ‘İleri Sar’ filminde farklı türden canlılarla ilişkimiz üzerinden biz ‘insanların’ nasıl konumlandığı didikleniyor. Çizgiroman ya da fotoromanı anımsatan desen serisinde ‘dilimizin’ sınırlarıyla oynanıyor, üç boyutlu ses enstalasyonunda çevremizi saran seslerle iletişimimiz başka bir boyuta taşınıyor. Öteden beri dil ve görseller arasındaki ilişkide kendi ifadesiyle ‘oyun oynayan’ Güleryüz’le buluştuk, sergisini konuştuk.

Serginin açılışında ‘Biz, Siz’ yazılı neon işinizle karşılaşıyoruz. Bu,serginin geri kalanıyla ilgili fikir veren bir iş mi?‘Biz, siz’ olayı hem günlük yaşamda hem de tarihsel anlamda o kadar katmanları olan bir durum ki. Benim konuya ilgim beş yıl önce kendimi bir şekilde bulduğum Los Angeles’ta türcülük üzerine yaptığım araştırmalarla başladı. Daha öncesinde insan hakları gibi meselelere odaklanıyordum. Ama yurtdışında katıldığım sergiler için sürekli iş ürettiğim sırada kendimle yüzleşme fırsatı buldum. Türcülük de burada devreye girdi. Çünkü bizim dilimizi konuşamayan, bizimle anlaşamayan canlılara saygı duymazsak birbirimize nasıl saygı duyacağız. ‘Biz, siz’ işi de oradan kaynaklandı. Dilimizi konuşamayan canlıları biz hoyratça kullanırsak biz ve onlar oluyoruz. Ertesi gün aynı şeyi komşuya yapıyor, sonra ülkelere ayrılıyor, kendi içimizde ayrılıyoruz. Ben bunu tüm bu katmanlarıyla ele aldım, sadece politik değil. Benim filmlerim de öyledir. Kafamda bulunan ikinci el kelimelerin ve görsellerin kolajı gibidir.

İkinci el kelimeler demişken ‘İleri sar’ videosundaki metinler önceden varolan metinler mi?Bazıları evet. Çünkü o filmdeki arkadaşlarımız aktif olarak türcülük konusunda çalışan insanlar. Bu filmi çok dikkatli yapmak istedim. Çünkü 2008’de türcülük üzerine çalışma yapmaya başladığım zamanlarda insanlar tepkiliydi, görmek ve duymak istemiyorlardı. Avrupa ve ABD’de de bir lüks gibi görülüyordu. Ama dört beş senede inanılmaz şekilde gelişti bu duyarlılık. Bu videonun da belgesel veya ders verici durumda olmasını istemedik. Biraz oyunsallıkla o ciddiyeti kırmak istedik. Videoyu yaparken de resim yapar veya müzik besteler gibi davranıyorum. Sadece rasyonel düşünceyi oraya aktarmayı istemiyorum. Öyle işlerim de vardı. Ama sanatçı olarak beni çok fazla mutlu etmedi. Sezgilerimi ortaya koymak da çok önemli. Çünkü eğitiminize, bilginize dayalı olarak sezgiler sizi çok rasyonel bir noktaya da götürebilir. ‘İleriye sar’da o sezgileri dinlemeyi öğrendim. Dil neden oluşuyor? Kelimelerden. Kelimeler de bizim dışımızda anlamlar yüklenmiş tarihsel formlar. Ve bilginin kelimeye dönüşümü, iletişim-iletişimsizlik, tüm bu meseleler bir süre sonra çok gürültülü bir şeye dönüşüyor. O gerçek sizin için ne kadar gerçek? Duyuyorsunuz ama duymuyorsunuz. Okumuşsunuz ama okumamışsınız. Aslında o karmaşaya, hatta bunları daha da yükselten sosyal medyaya da bir gönderme bu. Bilginin sindirilmesine de zamanı yok. Ama çok olumsuz görünmesine rağmen ben olumlu görüyorum bu durumu. Çünkü insanoğlu sabit değil, akıcı. Dil de akıcı.

Desen serinizde dilin akıcılığına da bir gönderme var gibi... Geçenlerde sergide ‘Gerçekliğin oyunsallığı’ yazılı kutu için “bu kullanım TDK’ya uygun değil” diye bir uyarı geldi bir izleyiciden. 25 yıldır Türkiye’de yaşamıyorum. Ama ailemi İzmir’de ziyaret ettiğim sıralarda dilimizde belki burada kimsenin fark etmediği küçük değişimleri algılayıp hissedebiliyorum. O oyunsallığı bir şekilde başka bir şeye dönüştürmek istiyorum. Bir kurum olarak bir şeylere karar vermek başka, halk tarafından çeşitli tarihselliklerle, yaşanmışlıklarla o kelimelere anlam yüklenmesi başka. Mesela Gezi ve Çapulcu. Gezi’den sonra birden anlamını değiştirdi. Artık çapulcu dendiğinde ilk anlamını düşünmüyoruz, Gezi’yi ve mücadeleyi düşünüyoruz. Demek ki yaşanmışlıklarla, tecrübelerle kelimelere yüklenen anlam farklı bir boyuta geliyor.

Gezi bu anlamda bir kırılma noktası. Dışarıda yaşayan birisi olarak bu dönüşüm şaşırtıcı geldi mi size?Aslında çok da şaşırtmadı. Hep “bu nesilden bir halt olmaz” falan diyorlardı. Önce ‘MTV kuşağı’ dediler, sonra ‘next generation’ dendi. Her zaman ben onları savunuyordum. Bu nesil en azından cinselliğini yaşıyor, bazı şeylerin farkına bizden çok daha erken varıyor diyordum. Belki daha yalnızlar ama inanın bir gün çıkacaklar diye savunuyordum. Biraz sezgisel aslında.  Benim sergim de haziranda açılacaktı. Her şeyi astık, hazırladık ve açılışın üç gün öncesinde Gezi olayları patladı. Bu durumda aynı işlerle çıkamam diye düşündük ve ertelendi. Ama ne kadar ertelendiğini de bilmiyoruz. Herkes öyle bir durumda ki ne kitap okunabiliyor, ne çalışılabiliyor; sürekli Facebook’ta ne olup bittiğine bakıyorum. Bu işlerle çıkamam diyorum ama bir şey de yapamıyorum. Sanki birisi kafama bir tahtayla küt diye vurmuş da bayılmışım gibi hissediyorum. Ama diğer taraftan rasyonel olarak hiçbir şeye parmak basamıyorsun ve sorgulamaya başlıyorsun. O anda kendime gündem takibi için günde sadece bir saat ayırmaya karar verdim. Bu süreçte insanların hem bireysel olarak kendi duruşlarını hem de başkalarının duruşlarını sorgulamaya başladığını hissettim. Hiçbir şeyi mantıksal ele alamıyordum. Dedim ki bu sergimden bir sonraki sergime kadar ben her gün bir desen yapacağım. Fotoroman konusu zaten öteden beri ilgimi çeker. Çocukluğumdan beri kelimelerin görsel çağrışımlarına çok duyarlıyım. Bende her zaman kelimeler kelimeliğini yitiriyor, başka boyutlara gidiyor. Kelimeleri sadece duymuyorum artık, bir de görüyorum. Kendi anlamlarının ötesinde anlamlar yükleyerek biraz da oynuyorum. Bir de uzun zamandır yurtdışında yaşıyor olmam dille olan bu ilişkimi de pekiştiriyor.

Yurtdışında geçirdiğiniz süreç, nasıl etkiledi bu durumu?Önce Almanya’da kaldım, uzun süre projeler yaptım. Sonra İngiltere’ye gittim, belki Royal Academy’de okurum diye. Ama emekli bir memur çocuğu olarak bunu nasıl başaracağım? Tekrar İzmir’e geldim, sonra İstanbul ’da Mimar Sinan’a yatay geçişe başvurdum, kabul edildim. Ama baktım zaten bildiğim şeyler, ben teori okumak istiyorum. Bu gelgitler sonunda kendimi Hollanda’da buldum. Ama tabii bu süreçte önce okula gitmeden Almanca öğrendim. Sonra İngiltere’de yine kendi kendime İngilizce öğrendim. O yüzden benim İngilizce gramerim de tuhaftır; kendi kendime yeni bir dil oluşturmuşum gibi. Sonra Hollandaca öğrendim… Birden bütün bu diller devreye girdi… O dönemde sezgilerime güvenmeyi öğrendim. Aynı sezgiler bu desenlerimi de yönlendirdi. Bu benim için biraz da korkutucuydu. Çünkü 8 mm’lik filmde ses de kullandığınız için neyin ne olduğunu bilebiliyorsunuz. Zaman ve mekânla da birleşince film, dans etmek gibi bir şey. Ama desende, kâğıdın ölçülerine sıkışıp kalıyorsun. Fikir de sıkışıp kalıyor. Biraz da fotoğraf gibi… O kareyi çekince artık ölü bir şey.