Kendi ayağına kurşun sıkan film

Kendi ayağına kurşun sıkan film
Kendi ayağına kurşun sıkan film
Mahsun Kırmızıgül'ün son filmi New York'ta Beş Minare, İslamofobiyi yani İslam'a ve Müslümanlara karşı son yıllarda -Batı toplumlarında- hızla artan önyargıları konu edindiği iddiasını taşıyor



KÂZIM ÖZDOĞAN*

Hatta filmin başrol oyuncusu Haluk Bilginer, filmin “İslamofobiye ilaç olacağını” gösterime girmeden önce dile getirmişti. Hal böyle olunca, 11 milyon dolara mal olmuş bu “ilacın”, taşıyıcısı olmasak da mağduru olduğumuz İslamofobi denen bu hastalığa iyi gelip gelmeyeceğini bilmek için, İslamofobinin ne olup olmadığına kısa bir bakış elzem hale geliyor.
11 Eylül 2001’den sonra baş döndürücü bir kariyer yapan İslamofobi, soyut bir kategori olarak İslam’ın ve Batı ülkelerinde azınlık olarak yaşayan Müslümanların düşmanca bir tutumla reddedilmesini tanımlayan sosyolojik bir kavram. İslam ve Müslüman düşmanlığı, Batılı egemen toplumların (majority society) algısında İslam dininin ve Müslümanların “öteki” olarak imgelenmesi sonucunda ortaya çıkar.
Sosyolojik olarak “İslam düşmanlığı” olarak adlandırılması daha doğru olan İslamofobi, kendisini Müslümanları ve İslam’ın cümle mezhep, sembol ve dini pratiklerini tümden reddeden düşmanca bir tutum olarak gösterir. Bu sebepten dolayı sosyal bilimlerde bugün artık ırkçılık, zenofobi, antisemitizm ve homofobi vs. ile birlikte grup odaklı düşmanlığın sendromlarından biri olarak kabul görmektedir. Yeni ırkçılığın bir tezahürü olarak İslam düşmanlığı, kendini çeşitli düşünce ve biçimlerde ifade eder. Bunların başlıcalarını özetle şöyle sıralamak mümkün: “İslam, durağan ve değişimlere kapalı olan yekpare bir bloktur. İslam, ayrıksı ve yabancıdır. Hedef ve değerleri açısından diğer kültürlerle ortak hiçbir tarafı yoktur; ne diğer kültürlerden etkilenmiş ne de onları etkilemiştir. İslam, barbar, ilkel, cinsiyetçi, saldırgan ve tehditkârdır, terörü destekler vs.”
Batılı toplumlarda İslam algısı, bir yanda “geri kalmış”, “irrasyonel”, “despotik” ve “fanatik” İslam ile diğer yanda “hür”, “uygar”, “rasyonel” ve “seküler” Batı arasındaki kutuplaşma üzerine kuruludur. Batı’nın İslam’a dair dinsel paradigmasının doğaldır ki yerine getirdiği işlevler mevcut. İslam’ı zor, şiddet ve baskı ile özdeşleştiren bu paradigma, Batı’nın kendi kendini yüceltmesine (self-glorification) hizmet eder. Paradigmanın diğer ayağı ise, birincisiyle bağlantılı olmasının yanı sıra daha kompleks bir yapıya sahip. İslam düşmanlığı, bu bağlamda değişen Batı toplumlarında kriz semptomu olarak ortaya çıkıyor: Gerçekten sorun olan İslam değil, Batı’nın kendine dair algısı ve yaşadığı kimlik krizidir. Bunun püf noktasını ise, Batılı ülkelerin transformasyon sürecini çıkarlarına uygun biçimde etkileyememe korkusu oluşturmaktadır.

İslamofobi karşıtı mı İslamofobik mi?
Fazla uzatmadan filme dönelim. Oyun oynayan çocukların gözleri önünde gerçekleşen bombalı bir suikastla başlayan film, “İslamcı teröristlerin” polisle girdiği ve kanın gövdeyi götürdüğü bir çatışmayla devam eder. Bu “teröristlerden” kimisinin isimlerinin Muhammed veya Hasan olması, elbette tesadüf değildir. Hizbullah’ın 90’lı yıllardaki cinayetlerini akıllara getiren domuz bağı işkencesinden sıra sıra insanları geçiren ve “Allahu ekber” nidaları eşliğinde döner bıçağıyla kafa kesen örgütün lideri Deccal’ın amacı “Peygamber gibi, İslam dinini yeryüzüne tamamen hâkim kılana dek savaşmaktır”.
Fellini, “Faşizmin iğrençliğini bayağı cinsel sahnelerle veririm” derken, sinemanın kendine has dilinin zihnimizdeki dilden farklı işlediğine işaret etmişti. Mahsun Kırmızıgül, bu farklılığa vakıf olsaydı, İslamofobiye karşı bir film yaparken, filmini baştan aşağı bayağı dinsel sahnelerle doldurmazdı: “Allahu ekber” ile kafa kesilen sahnenin hemen akabinde Sultanahmet Camii’nden ezan sesi yükselir: “Allahu ekber”! Buradaki ilişkilendirme, yönetmenin istediğinin tersine vuku bulur. Kafa kesenin ağzından çıkan “Allahu ekber” ile camiden yükselen “Allahu ekber” arasındaki bağlantı, tam da İslamofobik bir çağrışım yapar. İzleyicinin algısında bu bağlantının oluşmaması imkânsızdır. Arka arkaya gelen bu iki sahne, haliyle İslam’ın “barbar”, “despotik” ve “şiddet yanlısı” olduğunu telkin eder.
“Barışçıl”, evliya gibi bir Müslüman olan Hacı Gümüş’ün (H. Bilginer) peşinde olan Acar (M. Sandal) ve Fırat’ın (M. Kırmızıgül) New York’ta Hacı’nın süpermarketinin müdürü Timur (E. Altan) tarafından götürüldüğü kalorifer dairesi benzeri ürkütücü bir mekânda karşılarına çıkan Hacı’nın siyahî adamlarının hepsi de cehennem zebanisi görünümlü ve esrar çekmekten gözleri kaymış tiplerdir. Müslüman cemaatin “barışçıl” olanı bile korku salar!
Sözüm ona “İslamofobi karşıtı” olan filmde bütün ağırlığıyla öne çıkan, Müslümanların “fanatik”, “saldırgan”, “terörist” imajlarıdır. Araya serpiştirilen salya sümük ağlayan cemaat liderinin “hoşgörü” mesajları, def eşliğinde zikir vb. birkaç sahne ile Hacı’nın Hz. Muhammed’in yirmiüç yıllık peygamberliği boyunca sadece iki ay savaştığı türünden ifadeleri ya da Bediüzzaman’dan yaptığı alıntı, “İslamcı teröristlerin” estirdiği şiddet ve kelle koparmalar karşısında berhava oluyor. Film, amaçlananın tam tersine izleyicide İslam’ın “teröre meyyal bir din olduğu” izlenimini uyandırıyor.
“Kötü İslam”, New York ve İstanbul’un beyaz atmosferinde tabii ki “kötü kılık kıyafetiyle” arz-ı endam eder. Polis merkezinde çember sakalı ve cübbesiyle oturan ve daha tanışmadığı meslektaşı Fırat’a çay ikram edildiğinde Acar polis, “Meczuplara ne zamandan beri hizmet ediliyor?” diye posta koyar. İnsanların “ne oldukları” çember sakallarından veya çarşaflı olmalarından anlaşılıyor. Cumhuriyet tarihinin din ve modernizm “karşıtlığını” görünürlük üzerinden tanımlayan algısının bir karikatürü. İslam’ın “ilkelliğini” gözlerimize soku sokuveren bu kıyafet “meczubluğu”nun alternatifi de, Hacı’nın New York’taki Hıristiyan eşidir. Şu an ülkemizdeki gerçek olgularla ilgisi olmayan bir boyut yaratarak filmine dünyevi bir ilahilik katıyor yönetmen.
Oryantalizm, tuhaf bir şekilde Batı’dan ziyade Doğu dünyasında varlığını sürdüren bir zihniyet halini alıyor. Filmdeki bir kovalamaca sahnesinde araya Mevlevi semazenlerinin serpiştirilmesi, hem hoşgörünün kaynağını kitchleştirerek sunuyor, hem de filme “turistik” bir hava katıyor.
Ayrıca yönetmenin filmin finalini, Batılı İslam düşmanlarının İslam’ın “ilkel bir din” olduğunu “kanıtlama” amacıyla kullandığı “en sıkı” argüman özelliğini haiz olan “töre cinayeti” ile süslemesi de her şeyin üzerine tuz biber ekiyor.
Bütün bunlar, Mahsun Kırmızıgül’ün muhtemelen İslamofobinin ne olduğu konusunda vasat düzeyde bile bilgi sahibi olmaya gerek duymadan “İslamofobi karşıtı” bir film yapmaya yeltendiğini gösteriyor. Eğer böyle olmasaydı, filmin senaryosunu da yazmış olan Mahsun Kırmızıgül, mesela Acar’a Hacı’yla konuşurken “İslami terör hakkında ne diyorsun?” sorusunu sordurtmazdı. “İslamcı terör” bile değil, “İslami” yani “İslam’ın neden olduğu ve İslami karaktere sahip terör”!
Yine Fırat’ın dedesinin (E. Kolçak), dinî bir grubu (Müslümanları) “öteki” olarak damgalama ve dışlama üzerine kurulu ırkçı bir paradigmayı konu edinme iddiasıyla ortaya çıkan bir filmde, küfür amacıyla defalarca “dürzi” kelimesini sarf ederek bir dinî azınlık olan Dürzileri aşağılayıp ötekileştirmesi, yönetmenin kendi yaptığı filmin konusuna dair dört başı mamur bir cehalet içinde olduğu kanısını iyiden iyiye güçlendiriyor.

İslamofobi münferit bir vaka mı?
Filmde açık düşmanlık içeren İslam karşıtı ifadeler, sadece FBI ajanı David Becker’ın (R. Patrick) ağzından dökülüyor. Becker’ın İslam ve Müslüman düşmanı olmasının biricik nedeni ise, kardeşinin 11 Eylül 2001’de yıkılan İkiz Kulelerin altında kalmasıdır. Kaldı ki, bir mesai arkadaşının ve Acar’ın kendisiyle tartışmaları sırasında, Müslümanları ve İslam’ı suçlamada “fazla ileri gitmiş olduğunu” kendisi bile kabul eder, ama söz konusu olan kardeşi olunca “affetmesi zordur.” Yani adamın, Müslümanlarla bir çeşit “kan davası” vardır, zira kardeşi Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Bu anlamda David Becker’ın İslam ve Müslüman düşmanı tutumunu “Batı toplumlarına içkin olmayan münferit bir vaka” olarak sınıflandırmak mümkün.
Oysa Mahsun Kırmızıgül, filme hazırlık döneminde zahmet edip İslamofobinin ne menem bir şey olduğunu zerre kadar merak etseydi, İslamofobiyi bu denli sığ ve yanlış bir konseptle ele almaz, böylece yaptığı film de izleyicisini İslamofobik yapma kapasitesine sahip bir bumeranga dönüşmezdi. Bir nebze de olsa ön araştırma zahmetine katlansaydı, İslam düşmanlığının Batı toplumlarında asırlardır yerine getirdiği bir işleve sahip olduğunu, İslam’ı “zor”, “şiddet” ve “baskı” ile özdeşleştiren bu paradigmanın günümüzde bir kriz semptomu, bir tür yeni ırkçılık olarak ortaya çıktığını kavrayabilir ya da en azından sezebilirdi. Eğer ‘New York’ta Beş Minare’yi bütün bunları dikkate alarak çekseydi, o zaman muhtemelen iddiasına layık bir film ortaya koyabilecek ve biz de “Olmuş be hacı, eline sağlık!” diyecektik.

* Sosyolog/İslam Bilimci