@ErkanAktug

Kendileri gibi Aleviler

Sinemamızın, kalemi en güçlü senaristlerinden biri Barış Pirhasan. Yönetmen ve aynı zamanda şair...
Haber: ERKAN AKTUĞ / Arşivi

İSTANBUL - Sinemamızın, kalemi en güçlü senaristlerinden biri Barış Pirhasan. Yönetmen ve aynı zamanda şair... 'Babam Benden Hiçbir Şey Anlamıyor' ve 'Tarih Kötüdür: İmzasız El Yazıları' adlı iki kitabı var. 'Körebe', 'Amansız Yol', 'Adı Vasfiye', 'Değirmen', 'Bekle Dedim Gölgeye' gibi kalbur üstü birçok filminin senarist hanesinde onun adı yazılı.
Pirhasan, 'Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal' ve 'Usta Beni Öldürsene'nin ardından üçüncü filmi 'O da Beni Seviyor'la sinemalarımıza konuk oluyor. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi 2. Film seçilen 'O da Beni Seviyor', yetişkinliğe adımını atan bir kızın öyküsünü anlatıyor. Sene 1970, yer Malatya. Kız Sünni, oğlan Alevi: İki farklı kültür. Alevilerin sinemamızda yeterince ele alınmadığını düşünen Pirhasan, filminde Alevilik ve Sünniliği birer çatışma unsuru olarak ele almamaya özen göstermiş.
Bolca soyutlamanın olduğu 'Usta Beni Öldürsene' gibi bir filmden sonra daha 'düz' anlatımlı bir filmle izleyici karşısına çıkıyorsunuz...
Bir tarafta zamansız, mekânsız, dünyanın neresi olduğu belli olmayan, çok stilize bir hikâyeden, adeta yöresel, adı sanı belli bir yerde, belli bir zamanda geçen bir öykü anlatıyorum. Bu çok radikal bir fark gibi gözüküyor ama benim tutumum olarak büyük bir fark olduğunu sanmıyorum. Hissettiğim bu.
Sinemanızda illa şöyle bir üslubum olsun gibi bilinçli bir tercihiniz yok anlaşılan.
Önemli olan üslubun o konuya, asıl da öyküsünü anlattığınız insanlara hizmet etmesi.
Bu film için üç yıl önce basın toplantısı yapmıştınız: 'Böyle bir proje var, zamanla şekillenecek, 13 yaşında kız oyuncu arıyorum' demiştiniz, sonrası...
Önce Malatya'da ciddi bir araştırma yaptık. Bugün kullandığımız mekânların çoğunu o zaman bulduk. Hatta bir iki oyuncuyu bile orada, o zaman bulduk. Bir buçuk yıl evvel 'casting'e başladık. Ece Erken bizim görüştüğümüz üçüncü kızdı. Senaryodan bir sahne verdik eline ve şöyle bir göz attıktan sonra o sahneyi bize oynadı. Olağanüstü bir yetenek...
Kız Sünni, oğlan Alevi... Alevi-Sünni çatışmalarının olacağı bir film bekleniyordu, izlediğimizde gördük ki bu hiç de ön planda değil. Tabii abartılabilirdi ama tercih etmedik. Belli bir bölgede bir takım kimlikleri var insanların. Türk kimliği, alevi kimliği, kadın kimliği... Ama insanlar hiçbir zaman tek bir kimliğe sığabilecek yaratıklar değil. Bütün bu kimliklerden habersiz bir iç dünyaları var, bir geçmişleri var. Çok zengin bir malzeme insan. Benim sinemada ya da sanatta ilgilendiğim bu karmaşa zaten. Bu bir kadın filmi diyenler de oluyor. Çok da seviniyorum bunları duyunca.
Film 1970'lerde geçiyor ama dönemin politik arka planı pek vurgulanmamış.
Seçilen tarih, 1970'ler. Bir kıyametle, öbür kıyamet arasındaki kısacık bir sakinlik dönemi. Çekimler için Malatya'ya gittiğimizde de böyle bir dönem vardı. Doğu'daki savaş durmuş haldeydi. Aleviler rahat, cemevleri kuruyor, Sünniler ses çıkarmıyor. Ama biliyoruz ki Anadolu gibi dünyanın belli yerleri büyük çıkarlar uğruna karıştırılıyor. Çelişkiler zorla çözülmeye çalışıldığında, zamana bırakılmadığında sert olaylara neden olur.
Politik bir dertle girişmedik bu filme, seçimimizi yumuşak bir dönemden yana yaptık. Filmin başında anlatılan Alevi ve Sünni ailenin birbiriyle evlenmeye çalışan iki gencin nasıl canına okuduklarını seçmedik. O anlamda, bu yumuşaklık bize sertliği de
anımsatıyor. Her zaman sertlik sertlikle anlatılmaz.
Film kasım sonunda Almanya'da gösterime girecek. Oradaki Alevi kesimin filme yoğun ilgi göstereceği düşünülmüş olmalı.
Böyle hesaplar yapılmıyor. Bence Alevilerin hayatta tek ilgilendikleri konu Alevi-Sünni çatışması değil. Aleviler azınlık değil. Nüfusun nerdeyse yarısı, en sessiz ve kültürle en yakın bağ kuran yarısı. Bu insanların hiçbir zaman sinemamızda, hatta layıkıyla edebiyatımızda bile dile gelmemiş bir yaşamları var. Düşünebiliyor musunuz, bu filmde onlar kendi hayatlarıyla görünür oluyorlar. Normal yaşıyorlar.
Böyle bir büyük nüfus grubunu gündeme getirdiğinde Sünnilerle çatışıyorlar... İlk konu neden bu olsun. Benim Alevi arkadaşlarım da söylüyor, 'Niye Kahramanmaraş olaylarına değinmedin' diye. Bir kere çok zor, ben o konulara nasıl gireyim? Politik ürkeklikten değil. İyi anlatabilir miyim korkusu...
***
'Derin bir oh çektim'
'Eşkıya' ve 'Her Şey Çok Güzel Olacak' gibi gişe yapan filmlere yapımcı olarak imza atan Filma Cass gibi bir yapım şirketiyle çalıştınız. Bunun getirdiği bir dayatma oldu mu?
Dayatma hissetmedim, sadece derin bir oh çektim. İlk olarak bir prodüktörle çalışıyorum diye... Mine Vargı'dan bahsediyorum. Açıkçası, 'Bizim politikamız şudur, biz şöyle filmler yaparız, şu senaryoda şöyle bir değişiklik yapalım' gibi bir diyalog geçmedi aramızda. Bu bir buluşma. Çok keyifli, uyumlu bir çalışma oldu. Uyum derken, tartışması, çekişmesiyle... İşin sağlıklısı da bu zaten. Bizde kafa dengi olmayan, iki kişinin bir araya gelip film yapması için neden yok. İçimden şöyle bir şey hiç geçmiyor mu? Geçiyor: Filma Cass iki-üç film yaptı hepsi gişe rekorları kırdı, benimki yapmazsa, benim için iyi olmayacak. Film az iş yaparsa benim için niye iyi olsun.
Peki Filma Cass projeye yaklaşırken tereddüt etmedi mi?
Filma Cass'ın çalışma üslubunda en sevdiğim taraf çok tereddüt etmeleri. Tabii ki çok tereddüt ettiler, kılı kırk yardılar... En başta Mine hikâyeye bayıldı. Ama hemen bir prodüksiyon adımı atmadı. Her sevdiğin hikâyeye bir milyon dolar yatıramazsın. Şurası önemli, son versiyonu Mine okudu ve bir akşam aradı, 'Bu iş olmuş Barışçığım' dedi ve ondan sonra hiç tereddüt etmedi, bütün engellerin üzerine gözünü kırpmadan gitti.