'Kendimden korkuyorum'

'Eğer hakikat, hiçbir şeyin hakiki olmadığı ise o zaman sahteyi tercih etmek gerekmez mi?' sayın okuyucu...
Haber: ŞEBNEM B. İYİNAM / Arşivi

İSTANBUL - 'Eğer hakikat, hiçbir şeyin hakiki olmadığı ise o zaman sahteyi tercih etmek gerekmez mi?' sayın okuyucu...
Ahmet bey, siz yeterince acı çekiyor musunuz?
Cevabını bilmiyorum. Kendi duygularımla ilgili çok fazla şey açıklayabileceğimi zannetmiyorum, çünkü bunu çok bilmiyorum. Kendimi kurcalamaktan korkarım.
İnsan ruhunun derinliklerini bilen
adam, kendini bilmekten yana değil mi?

Çok tuhaf, herhalde diğer insanlar arasında en az tanıdığım kendimimdir. Evet, kendimden korkuyorum, ama bu çok koruyucu bir şey aslında, belki de kendimi o kadar çıplak görmeye tahammül edemem.
Yoksa acı da hayal dünyanızın mücevherlerinden biri mi? Ya da mavi bir alev gibi sizi yakmadan yalayıp geçen, okşayan bir şey mi?
Eskiden benim için yazıyla acı arasında çok ciddi bir bağ vardı, ama şimdi öyle bir bağ yok. Aslında yazıyla nerdeyse benim bile bağım yok artık. Kılıç Yarası Gibi ve İsyan Günlerinde Aşk'ın yazılış macerası diğer kitaplarıma benzemiyor. Onların herhangi bir dürtümden kaynaklandığını da söyleyemem. Nasıl olduklarını bilmiyorum. Bunlar yazdıktan sonra çok az düzelttiğim kitaplar, bunlar nerdeyse öylece geliyorlar. Biraz tuhaf, ama nerdeyse bu iki kitapla mistik bir ilişkim olduğunu dahi söyleyebilirim.
Nasıl oluyor da bir taraftan en çok onlar satıyor?
Çünkü insanı anlatıyor... 19. yüzyıl edebiyatı bu bakımdan doruklarla doluydu, insanın çok derinini anlatan bir edebiyattı. Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Flaubert... 20. yüzyıl edebiyatçıları insanı aynı derecede anlatamayacaklarından korktular. Modern romanda hayatın kendi hareketi unutuldu. Postmodern roman geldi, içine müthiş bir hareket girdi, ama o da insanı tümüyle kaybetti. Ben şundan eminim; insan var olduğu sürece insanı anlatan kitaplar kalacak. Ve ben artık edebiyatın o korkusunun üstesinden gelebileceği bir döneme girdiğini düşünüyorum. Bu yeni dönemde insanı anlatmaya başlayan çok az yazardan biriyim, ama bunun devamı gelecek. Göreceksin bütün dünyada böyle olacak.
19. yüzyıl edebiyatıyla kıyaslarsak sizin romanınızı, masumiyeti kaybettiğimiz yeri konuşabilir miyiz?
İsyan Günlerinde Aşk, klasik romanın dengesine sahip bir roman, bundan eminim, ama aynı zamanda modern bir kurgusu var. 19. yy. romanlarına kıyasla anlatım belki biraz daha coşkulu, belki biraz daha şıkırtılı.
Çok da ajitatif...
Belki... Dil şıkırtısı da daha fazla.
Hâlâ masumiyete gelmediniz?
Ben masumiyetin yeterince masum bir şey olup olmadığından çok şüpheliyim de ondan. Kitapta da masumiyetle ilgili çok mesaj var. Masumiyet, beni kuşkulandıran bir tavır, çok da tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Benim ilgimi daha çok günahla masumiyet arasındaki ilişki çekiyor. İnsanın kendini masum hissedebilmesi için günahı fark etmiş olması ve günahla boğuşacak bir gücü keşfetmesi gerekiyor. Günahı görmeyen masumiyet bence tam masumiyet değildir, o bir bilmemektir.
Sizi Siyaset Meydanı'nda hatırlıyorum. Aşk profesörleri gibi oturuyordunuz koltuğunuzda,
evden katılmıştınız, sanki biraz yukarıdan bir yerdi. Ve sizi dinleyen insanların gözlerinde müthiş bir beklenti parlamıştı. Bu tür beklentiler yazarken sizde bir baskı oluşturuyor mu?
Kendimi yukarıda gördüğümden değil, belim sakattı. Ama belim sakattı diye söylemem de kendimi yukarda görmediğim manasına gelmez. Ne kadar saklamaya çalışsam da her yazar gibi benim de bir kendimi beğenmişliğim vardır. Nasıl yazdığımı biliyorum çünkü. Ama yazarken hiçbir şey bana baskı yapmaz, çünkü ben yazıya çok bağlı birisi olarak büyütüldüm, çok sevdim. Yazıya saygı gösterilmesi ve bağlanılması konusunda da babam tarafından eğitildim. Yazarken dışardan hiçbir duygu etkilemez romanımı. Yazı yazarken yeryüzünde benim dışımda bir insan yaşadığını bile unuturum. Zaten eğer benden başka bir insan yaşadığını hatırlasam korkarım, yazamam.
Herhangi bir baskıyı katiyen kabul etmiyorsunuz ama hani Baudelaire yaşarken 300 tane kitap satabilmiş. Türkiye gibi bir yerde yaşarken 50 bini hedeflemek duygu olarak sizde bir şeyleri değiştirmiyor mu?
Şimdi ikinci 50 bin basılıyor. Bu ürkütücü bir şey değil. Çünkü ben iki türlüsünü de yaşadım. Başarı da, başarısızlık da beni etkilemiyor. Ben yazı yazmadığım zaman aslında çok önemsiz, bir toz tanesi gibiyim ve hiçbir insan toz tanesi olmaya tahammül edemez. Ben de edemem. Beni var eden şey yazı yazmak. Onun için de onun sakatlamasına izin veremem. Edebiyat dışı her kaygı yazıyı sakatlar. Yazını sakatlamak da kendini sakatlamak demektir. Var olduğum tek yerde sakatlığa tahammül edemem. Orada kendi eksikliklerim olabilir, ama dışardan bir eksikliğin oraya girmesine izin vermem. Kitap bittiği zaman beşeri zaaflarıma geri dönebilirim.
Yazmak sadece yayınlamak, bir kitabı var etmek değildir herhalde. Karanlıkta tuttuğunuz yazılar da var mı?
Karanlıkta tuttuğum yazım yok. Ben yazdığım hemen hemen her şeyi yayımlarım. Benim yazarlığım son iki kitapta değişti aslında. Ben artık yazmadan duramayacağım anlarda yazıyorum. Öyle bir an geliyor ki,
o an yazmamaya tahammül etmem mümkün değil. Olağanüstü, anlatılamayacak kadar büyük bir zevk var burda, insanoğlunun bütün zevklerini aşabilecek bir şey. Böyle anlarda yazdıklarım nerdeyse bir bütün halinde çıkıyor ortaya. Ben bu hazzın devam etmesi için her şeyi yapabilirim.
Başlangıçta acı çekiyor musunuz derken, sizdeki bu hazzı kastetmiştim...
Doğru, eskiden bu hazzın yerinde acı vardı, daha çok acı çekmek daha çok yazı yazmak gibiydi. Ama şimdi hazdan besleniyor yazım.
Sizi okurken Tevfik Fikret'in İstanbul için yazdığı en hoş dizelerden bir kelime çakmıştı kafamda. Kart bir orospu ne kadar örtünebilirse artık siz de öyle örtünebilirsiniz ancak diye düşünmüştüm...
Yani beni orospu mu buluyorsun? Bir flört var tabii, yazıyla ilişkimde hazza dayanan bir şey var, bir günahın deneyimi bunlar. Benim farkında olmadan biriktirdiğim şeyler, ama biliyor muyum, belki de bilmiyorum.
Bu kitapta sizin tarafınızdan en ayrıcalıklı varsaydığım kişilik Şeyh Efendi. Bu ayrıcalık, 31 Mart Vakası'nda hakkı yenmiş dindar kesime duyduğunuz bir boyun borcundan mı kaynaklanıyor? İttihatçılar girişimlerini görmezden geldi, hazırladıkları beyanname tarih kitaplarından silindi gibi bir vicdan mı?
Hiçbir kahramanıma ayrıcalık tanıdığımı zannetmiyorum. Yani, kitapta Tanrı kadar adaletsizim. Bir yazar da öyle olmalı zaten. Tanrı için kâinatı neyse yazar için de
kitabı odur. Hayat kadar adilim. Doğru, Şeyh değişik bir karakter, duyguların en çok içedöndüğü bir karakter. Ben onun Tanrı'ya yakarma biçiminden hoşlanıyorum. O günahlarının bağışlanması için yalvarmıyor. O acıdan kurtulmak için yalvarmıyor. O günah işlememek için de yalvarmıyor. O günahlarını edeple taşıyabilmek için yalvarıyor Tanrıya. Dinin böyle bir şey olduğuna inandığım için seviyorum onu. Ama Şeyh Efendi'yi ayrıcalıklı
tuttuğumu zannetmiyorum. Çünkü o en çok acı çeken insanlardan ve acıyı asla paylaşamayan biri.
Peki din, Tanrı'nın ışığı dışında sizin Şeyh Efendi kadar aydın olmaya müsaade eder mi?
Din buna müsaade eder mi? Ben şuna inanıyorum; gerçek bir entelektüel entelektüelliğinin sınırlarını, gerçek bir dindar dinin sınırlarını, gerçek bir komünist komünizmin sınırlarını rahatlıkla aşar. Çünkü güvenir kendine, o kadar güvenir ki, sınırlar içinde kalmaya uğraşmaz. İnancı tam olmayanların ölçüleri çok kuvvetlidir. Gerçek bir dindar dini sadece cennet ve cehennem olarak görmeyendir. Allah'a duyduğu samimi bir sevgiyle yaşayan ve tek endişesi cehenneme gitmek değil, Tanrı tarafından sevilmemek olan bir dindar, bildiğimiz gördüğümüz din kalıbının dışında yaşar. Bu yüzden kitabımı dindarlar da okusun istiyorum.
Şeyh Efendi aynı zamanda bir baba. Kızının kocasını öyle kolay azleder mi?
Bu doğru bir soru ama şöyle bir şey de var. Şeyh bir erkeğin sevmemesi gereken bir kadını sevmesinin ne olduğunu biliyor. Şeyh insanların zaaflarını da seviyor, bunları anlıyor, çünkü kendisinin de zaafları var. Başka insanların zaaflarını da hoşgörüyle karşılayabilir.
Eğer bu zaaflarının yanında büyük de bir gücü varsa... Şeyhin iki anlamda çok büyük gücü var. Yaşadığımız dünyada insanların üstünde büyük bir iktidar. Tanrı'ya inanışındaki samimiyet ona inanılmaz bir güç veriyor. Kendi zaaflarından acı çekerken başka insanların zaaflarını daha rahat bağışlıyor. Baba, öyle bir dindarsa damadına da hoşgörü gösterebiliyor.
Siz evliliğe nasıl bakıyorsunuz. Evliyken yazar olabilir miydiniz?
Evlilik neredeyse mutlak bir ilişkidir. Toplumun da evli iki tarafın da çok kabul ettiği bir ilişki. Bu ilişki tabii ki bir duygudan çıkmıştır, ama daha sonra öylesine büyür ki, içinden çıktığı duyguları da ezer, yok eder. İlişkinin büyümesi, zehirli bir sarmaşık gibi duyguları sarar. Ama ben evliliğin çok kalıcı bir müessese olduğunu zannetmiyorum. İnsanlık tarihi boyunca evlilik diye bir müessese yoktu, bir yerden sonra keşfettiler ve zannediyorum, çok uzak olmayan bir gelecekte insanlık devletten vazgeçtiği gibi, evlilikten de, okuldan da vazgeçecek. İnsanı hapsetmeye, insana sınırlar getirmeye yönelik bütün bu müesseseler yok olacaklar. İnsan duyguları için bu kadar uzun vadede söz veremez, duyguları değişir çünkü. Bir duygunun değişmeyeceğine dair nasıl söz verebilirsin. Yalandır yani.
Nasıl olsa kitapta da hiçbir hakikat yeteri kadar hakiki değildir diye yazıyor.
Buna inanıyorum, insanları gerçeklerle aldatmak mümkündür. Söylediğin her şey gerçektir, ama onları gösterme biçimin onların gerçekliğini zedeler.
Ama aynı zamanda sahte olma özgürlüğünü de tanıyorsunuz insana.
Kimse gerçeğini göstermez ki. Oyun, hayatın çok önemli bir parçası. Oyunun gerçeğe döndüğü hayatlar vardır, ama gerçeği oyuna döndürebilirsen daha eğlenceli. Oyun gerçeğe dönmüşse hayat zorlaşır. İnsanın en eğlenceli, en çekici kısmı sakladıklarıdır zaten. Çünkü insanın sakladıkları gösterdiklerini de etkiler. Yaşarken görmezsin belki, ama edebiyat gösterir. Niye sakladığını da gösterir. Ben insanları gösterdiklerinden ziyade, sakladıklarıyla değerlendirmeyi tercih ederim.
Çok kıskanç olduğunuzu düşünüyorum, çünkü hakkında çok etkili yazıyorsunuz...
Onu kontrol altına almayı öğrenmemde de babamın payı büyük. Bu duygunun bir haksızlık, bir ayıp haline dönebileceğini öğrenmek, bu duyguyu yok etmeye yarayan bir şey değil tabii, ama yine de kontrol altında tuttuğum bir şey, bıraksam kıskançlıkla kendimi bile yakarım yani.
'Benden sonra ölümsüzlük bulunacak, insan yaşamı 200 yıla çıkacak' diye hüzünleniyor musunuz, ara sıra?
Gençken ölmekten ziyade, insanın iradesine hiç yer bırakmayan bir kararın var olması çok aşağılayıcı geldi bana. Beni çok hırpalayan bu gerçekle kendimce dövüştüm. O kitapları yazdım. Aşağılayıcı olduğu doğru ama eskisi kadar ürkütücü gelmiyor. Belki o geçiş anı... Ama hayatla ölümün kardeşliğini kabul etmiş bir halim var. Ölümsüzlüğün bulunabileceğine inanmıyorum ben. Sonsuzluk bir hiç olabilir, insan hayatında.