Kendimi görmeye tahammül edemiyorum

Kendimi görmeye tahammül edemiyorum
Kendimi görmeye tahammül edemiyorum
Galerist'te özel bir performans ve sergiye hazırlanan Haluk Akakçe, 'Beni 15 dakika görüp hep böyle sanıyorlar, halbuki evimde pijamaları çekip dizi üstüne dizi seyrediyorum' diyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Eğer Haluk Akakçe’nin bulunduğu bir ortama denk gelirseniz, gözlerinizi ondan alabilmeniz pek de mümkün değil. Sadece röportaja Napolyon kostümleri içinde gelmesi gibi ‘alışılmışın dışında’ hareketlerinden değil, Akakçe işlerini anlatırken, ‘kitabı kapağına bakarak almamak’ gerektiğinden falan bahsederken de dikkati başka bir yere vermenin imkansız olduğu bir hava yaratıyor. Las Vegas’taki dev videosu ‘Sky is the Limit’, 6. İstanbul Bienali’ndeki işi, Louis Vuitton’da sergilenen enstalasyonu ve tabii parti manzaraları Akakçe’yle ilgili üstünkörü bir araştırma sonucu ulaşabileceklerinizden bazıları. Sanatçı uzun bir aradan sonra Galerist’te yeni bir projenin hazırlığında. İngiliz Konsolosluğu 14 Şubat’ta Akakçe’nin sanat hayatında ilk kez gerçekleştireceği bir performansa ev sahipliği yapacak. Ardından Galerist Tepebaşı, ‘yalnız çalışmasıyla’ ünlü sanatçının, ziyaretçilere açık bir atölyesine dönüştürülecek. Bu çalışmanın sonuçlarının görülebileceği asıl büyük sergi ise eylül ayında eski ipek fabrikasının yerine kurulan Galerist Hasköy’de. 

Galerist’teki performans fikri nasıl ortaya çıktı? 
İki sene önce İstanbul’a geldim bir sergi için, sonra geri dönecektim, ama tabii ki askerliğim son raddesine gelmişti, yapmam gerekiyordu. Burdur’da bedelli askerlik yapıp geri döndüm. Bu sefer Londra ve İsviçre’de projeler vardı. Amerika’ya gitmektense burası daha yakın dedim, burada kaldım. Bir de Amerika’da iki buçuk sene her şeyden uzaklaşmıştım biraz. Bu arada Galerist’le ilişkimi bitirdim. Detaylara girmeyeyim şimdi, bir şekilde yollarımızı ayırmaya karar verdik. Burada bir galerim de yoktu. Sonra arkadaşım Erkan Tabanlıoğlu bir ortağıyla birlikte galeriyi satın aldı ve yeni bir program oluşturmak amacıyla çalışmaya giriştiler. Bana da geldiler. Biraz kararsızdım ilk başta. İki sene devam eden çalışmalar toplantılar sonunda galerinin bünyesine aldığı Fransız küratör Jerome Sans’ın aracılığıyla tekrar Galerist’le birlikte çalışmaya karar verdim. Jerome’un küratörlüğünde 2012 güz döneminde büyük bir sergi yapma kararı aldık. Galeri, benim geri dönüşümü, Jerome’u ve yeni kadroyu da bir şekilde anons etmek istiyordu. 14 Şubat Sevgililer Günü’nde bir parti verelim, ilgilenir misin dediler. Ben içmimari okuduktan sonra, Chicago’da ilk önce performans sonra video eğitimi aldım. Hep böyle bir şey vardı kafamda. Bir de babam Devlet Opera ve Balesi’nde baletti. O yüzden çok fazla zamanım orada geçiyordu. İlkokulda, ortaokulda okuldan çıkıp oraya gidiyordum. Kafamda bir şey yapma isteği hep vardı. Jerome da “Gel ufak bir prezentasyon yap, bu ilk koreografin olsun senin, biz yardımcı olalım” dedi. 

Babanızın balet olmasıyla ilgili... 
Şunu söyleyebilirim. Şu anda bu gerçeği düşündüğüm zaman düşüncem o zamandan çok daha kopuk. Arada bir milyon tane macera yaşandı, yer değiştirdim. Ben artık, balet olduğunu ilk kez öğrendiğim babamın yaşındayım. Oradan baktığım zaman olay farklı. Yedi yaşında bir çocuksunuz, Devlet Opera Balesi gibi ihtişamlı bir dünyaya giriyorsunuz. Dekorlar, kostümler, uçuşan balerinler, ne bileyim dev kuşlar, saraylar, bütün bu değişen dünya tabii bir çocuğun hayalgücünü çok farklı bir şekilde etkilemiş olsa gerek. Bu insanlar sanki bana insanüstü gibi gelirdi. Bir de normalde sokakta gördüğünüz insanlar var, arkadaşlarınızın anneleri bilmemne teyzeler falan... 

Peki bu, performanstan önce de etkilemedi mi sizi? Videolarınızla ilgili yorumlardan biri de onlarda da koreografi yaptığınız... 
Galiba bütün videolarımda esasında bir şekilde mekanik bir dans yaratıyorum. İnsanlar yerine şekil değiştiren, birbirine karşı his besleyen objeleri kullanıyorum. Bir de şu beni çok etkiliyor. En basit bir objeyi yarattığınızda bile bir hareket katınca bir anda bir karakter kazanıyor. Yani kısa kısa hareketler yapsa, bir piyanonun tuşları gibi tın tın tın gitse farklı, bir viyolonselin sesinden etkilenerek bir yılanın çizdiği gibi S’ler çizerek hareket etse farklı bir ses, bir seksilik kazanıyor. En basit obje bile… Hareket, animasyon canlı ve cansız her varlığın karakterinin aynası bir anlamda. 

Daha önceki söyleşilerinizde politik diye tanımlanan sanatın genç nesil için hiç de iyi olmadığını söylüyorsunuz... 
Bu tip sanatların her zaman bir bedeli var. Bireysel dışavurumdan uzaklaşıp dönemsel kaygıları grafiksel bir şekilde anlatan sanatçı, sadece o dönemin sanatçılarından biri olarak hapsoluyor. İnsanların her şeyden sıyrılıp kendi lisanlarını bulabilmesi, işte o bence her zaman devam eden bir şey. 25 sene sonra kim bilir dünya nasıl bir yer olacak. ‘Duyarsız olun’ demiyorum. Ama bu duyarlılığı yansıtmak için toplumun ve izleyicinin hafızasında bulunan kelimelerle bir şey yaratmak yerine başka bir bakış açısı yaratmalı sanatçı diye düşünüyorum. 

Sizin kendi lisanınızı yaratırken referans aldığınız noktalar neler? 
Referans aldığım nokta kendimim. Yani aslında kendim değil, tüm yaşam, her şey. Bir balık oradan oraya gidiyor, onu bir forma dönüştürebiliyorum. Ya da gazetede bir şeye üzülüyorum, ona göre bir form yaratıyorum. Çünkü tüm bu dünya olayları örgüsü içinde hepsi bir rol oynasa da hepsi kayboluyorlar. Birliktelikleriyle bütün bu olaylar bir his yaratıyorlar. Kayıtsız kalmamalı hiç kimse hiçbir şeye. Dürüst olan her sanatçı elinden geleni yapar. Yapabildiğim şeyi yapıyorum ben. Ben çizim yapabiliyorum. Yapabileceğim şeyi yapıyorum. Daha farklı bir şey de yapmıyorum. Aslında şöyle de bir şey var. Beni 15 dakika böyle görüp sanıyorlar ki her zaman böyleyim (Dans ediyor) Halbuki eve gidince pijamalarımı çekip dizi üstüne dizi seyrediyorum. Tüm dizileri takip ediyorum neredeyse.


Kolay olmadı fakat basın sağolsun
Basına yansıyan haliniz de bir performansın parçası mı? 
Hiçbiri bilinçlice yapılan şeyler değil. Bir şekilde başladı, raydan çıktı. Eğer ki toplumun beni bir kafese koymasına izin verseydim ciddiye alırdım, bunalıma girerdim. Zaten her dakika bir şey çıkıyor, ailem telefon açıyor “Sen kesin olarak reddedildin” diyorlar. Olay şu: Ben buraya geldikten sonra biraz bunalım yaşadım. 20 yıl kadar yurtdışındayken, oraya gittiğim andan itibaren keşfettiğim bendim. Buraya döndüğümde onun oğlu, şunun öğrencisi, bunun komşusu oldum. Bu tesadüfler sonucu meydana gelen olaylar zinciri, ‘medyadaki şey’ yavaş yavaş beni güçlendirdi. ‘Kimin ne düşündüğü önemli değil’ dememe, birtakım kaygılardan arınmama yardımcı oldu. Her tecrübe bir eğitim. Sesimi teypte duysam anında silerim, kendimi görmeye tahammül edemiyorum, hiç eklere falan da bakmam. O yüzden de benim için kolay olmadı bu süreç. Ama basın sağolsun…

Benden duymanız garip ama görüntü önemsiz
Bir defileye gidip ertesi gün leopar desenli kıyafetinizle gazetelerde yer almak, yanlış anlaşılacağınız kaygısına yol açıyor mu? 
Hayır. Oraya arkadaşımın işlerini görmeye gidiyorum. Eğer üstüme kırmızı bir ceket giydim diye insanlar ismime başka bakacaklarsa zaten bakmasınlar. Ben hiç hatırlamam kim ne giymiş, kim ne demiş bilmem ne… Gecenin bir yarısı defileye gidiyorsunuz, şampanyalar vs., herkes her şeyi yapıyor zaten. Ben orada kafama iki tane kulaklı şapka taktım diye olay oluyor. 

New York’ta böyle bir durum var mıydı? 
Broadway’de çıplak yürüseniz kimse dönüp bakmaz. Burada kafama bere taktım diye bir anda ulusal bir gazetenin ekine çıkıyorum. Yani insanların işi gücü yok mu. Valla billa ben merak ediyorum. Olmadığını biliyorum birçok insanın (Gülüyor). Önemli olan görüntü değil. Benden gelmesi çok garip olabilir bu cümlenin. Ama önemli olan bedenin yaşamı değil, ruhun yaşamı. Bu yaşamda ne öğreniyoruz, ne biriktiriyoruz.