Kendine yenilmiş tiyatro

Haldun Dormen'in yaşadığı acısıyı anlamamak olanaksız. Bir insanın yıllarını, yaşamını adadığı kurumu kapatması, varlık nedeni haline getirdiği tiyatrodan ayrılması kolay kolay hazmedilecek bir şey değil.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Haldun Dormen'in yaşadığı acısıyı anlamamak olanaksız. Bir insanın yıllarını, yaşamını adadığı kurumu kapatması, varlık nedeni haline getirdiği tiyatrodan ayrılması kolay kolay hazmedilecek bir şey değil.
Üstelik, Haldun Dormen, bütün saygınlığına karşın bu sürenin sonunda meslektaşları tarafından başarısızlıkla nitelendirildi. Bu da kolay kolay sindirilecek bir şey değil. Fakat, insan biraz daha derinlemesine düşününce işin içinde bir bit yeniği olduğunu görebiliyor.
Gerçekten de ortada fiili bir durum var. Bir tiyatro kapanıyor, bir tiyatro adamı tartışmaya açılıyor. Bu durumda başarı ve başarısızlığı kişisel bir şey olmaktan çıkarıp biraz daha kapsamlı bir mesele diye görmek gerekir ki, o da tiyatronun kendisiyle, tiyatro-toplum ilişkisiyle bağlantılı bir şey.
Seyircisiz tiyatro
Ben, öteden beri, tiyatronun anlamının da, işlevinin de Türkiye'de abartıldığını düşünmüşümdür. Bu, cumhuriyetin kuruluş yıllarından bize miras kalmış bir anlayış. Tiyatronun mutlaka toplumsal bir işlevi olduğunu, mutlaka bir toplumsal yarar sağlaması gerektiğini varsaymak, o hususta ısrar etmek, öncelikle tiyatronun kendi varlıkbilimsel yapısına aykırı.
Hiç değilse onu, indirgemeci bir biçimde, epik tiyatronun ve toplumcu anlayışın boyunduruğu altına sokmak demek. İkincisi ise, yapılan ne olursa olsun seyirciyi onu kabule zorlamak anlamına gelir bu yaklaşım.
Öbür taraftan, bu anlayış, yani tiyatronun toplumu değiştireceği inancı, seyirciyi ve tiyatronun kendi gerçeğini bütünüyle yok sayıyor. Seyirciyi, aslında onun için tasarlanmış 'doğru'yu kabul etmeye zorluyor. Tiyatroyu, hiç vurgulamadan elitist bir modelin içine yerleştiriveriyor. Her ne kadar, seyirciyle birlikte tiyatro üretmek işin bir başka tarafını meydana getiriyorsa da, o da eninde sonunda bu çerçeveyi kırmaya gücü yetmeyen, teknik bir şey olmaktan daha öteye gitmez.
Bu koşullar altında, mesele yılların ustası Haldun Dormen'in değil, genel itibarıyla tiyatro sanatının başarısızlığı olarak görülmelidir ve o yaklaşım seyirci olgusunu öne çıkaracaktır ki, son derecede hassas bir konudur o.
Tiyatro, günümüz görsellik dünyasının içinde bir yerde kendi iç sorunlarını yaşıyor. Bu, bizim ötemizde, bütün dünyada geçerli olan bir şey. Tiyatro, bir yandan gösteri dünyasının, eğlence endüstrisinin açılımlarıyla, bir yandan da iyice ayrışmış, incelmiş bir görsellik zorlamasıyla sıkıştırılıyor.
Deneysel tiyatronun adımları
Broadway, Off Broadway oyunları, onların hafif dünyası gün geçtikçe küçülüyor aslında. Direnen kısmı, müzikaller ve onlar da büyük prodüksiyon harcamalarıyla destekleniyor. Öbür taraftaysa, bugün, performans, yerleştirme (enstelasyon), hatta 'happening' gibi, gövde sanatı gibi, farklı görsel sanat alanlarının getirdikleriyle iç içe geçmiş bir tiyatro dünyası var. En geniş tanımıyla, elbette daha sınırlı bir seyirci kitlesine dönük, deneyselliği iyice öne çıkaran bir dünya bu.
Birinci kesimin karşısında televizyon yer alıyor. Televizyon dünyasının eğlence boyutu, 'show' gerçeği, onun 'stand-up'larla, (bizde 'televole'lerle,
'paparazziler'le) desteklenmiş yanı, 'hafif tiyatro'nun 'salon komedisi' kolunu kesip attı. Bu saatten sonra da hiç kimsenin gidip, ikinci sınıf Broadway komedileriyle, onların sabun köpüğünden daha hafif yanıyla geçirecek zamanı yok. Böyle bir şeyin anlamı da yok. Çünkü, o dünya, savaş sonrasının, 1950'li yılların gerçeğiydi.
Bugün hâlâ Haldun Dormen'in yaptığı gibi, onu ayakta tutmak gerçekten de işlevsiz bir çaba ve boşa kürek çekmek ya da 50 adımdan iğneyi atıp öteki iğnenin deliğinden geçirmek gibi bir şey. Ne gerçekçi, ne anlamlı. Öyle bir tiyatronun bugünkü dünyada kime, ne yararı olacak? Öylesi bir durumda da önce seyircisini yitirecek, sonra da kendi kendisini tasfiye edecek.
İkincisiyse, zaten bizim yapamadığımız bir şey. Bu konuda daha önce de birçok şey yazıp söylemiştim. Öyle bir tiyatroyu oluşturmak her şeyden önce bir bilinç sorunu. Sanatın dönüşüm süreçlerinden koparıp ayırarak öyle bir tiyatro oluşturmak olanaksız. O anlamda da tiyatro, görselliği bir zihin durumu olarak algılayıp, onu bütün olanaklarıyla kuşatmak zorunda. Yani, iş sadece teknik bir sorun da değil. Her şeyde olduğu üzere gene bir bilinç olgusu.
Burada işte o klasik soruya yeniden dönülüyor: tiyatro kimin için var ya da sadece tiyatro bir bilinçlendirme olanağı ve zemini midir?
Kuşkusuz tiyatro önce kendisi için var. Yoksa bir tiyatro tarihi olmazdı. Fakat, o tarihe bakıp, mesela, sadece Yunan tiyatrosunun koşullarını göz önüne alıp
bugünkü tiyatrodan da aynı sonuçları beklemek olanaksız. Ya da, Rus Devrimi'nin kuruluş yıllarını anımsayıp, onunla büyülenip 'Ajit-Prop' trenlerini hayal etmek anlamsız. Bu edimler kendi koşullarından doğdu; özgül durumlardı. Bugünkü dünyanın gerçeğiyle iç içe değillerdir.
O zaman geriye, tiyatronun hayatla birleşmesi kalıyor. Fakat, orada da bir yanılgıya düşmemek gerek. Tiyatro hayatı kurmaz; kuramaz. Ancak, hayatı kendisine taşıyabilir ve o zaman kendi gerçekliğini yakalayabilir. Aksi takdirde Türkiye'de olduğu üzere, tiyatro ne seyircinin ne de kendi değişimini fark edebilir. O noktadan sonrasıysa Haldun Dormen'in ve daha nicelerinin yaşadığı ve yaşayacağı hüsrandır.
Başarı bunu bilmekle ilgilidir.