Kentli bilgi anarşiktir

Yaşamını 11 yıldır Paris'te sürdüren küratör Hou Hanru, Osmanlı Bankası'nın Odakule'de açacağı 'Güncel Sanat...
Haber: EVRİM ALTUĞ / Arşivi

İSTANBUL - Yaşamını 11 yıldır Paris'te sürdüren küratör Hou Hanru, Osmanlı Bankası'nın Odakule'de açacağı 'Güncel Sanat Projesi'nin açılış etkinlikleri kapsamında düzenlenen 'Küratör Etkinlikleri ve Şehir' konferansı için İstanbul'daydı.
Hanru, Fransız Kültür Merkezi'nin katkılarıyla katıldığı konferansta 'Hong Kong etc.', 'Paris Pour Escale', 'Şangay Bienali 2000' ve üç yıllık devasa uluslararası projesi 'Cities On The Move'un tecrübelerini sanatseverlerle paylaştı. Çinli küratör, hayallerinde yaşayan
İstanbul'da 'eski bir Asyalı, yeni bir Avrupalı olarak' bulunmaktan hayli memnundu. Kentleri küreselleşme ve çağdaş sanatın odağında tuttuğunu ifade eden Hanru, konferansı öncesinde Radikal'e konuştu.
Geliş amacınız tam olarak nedir?
Yaptığım iş temelde, dünyanın farklı yerlerinde sanatsal zeminde neler olduğunu öğrenme isteğime ve merakıma dayalı.
İstanbul, hayallerimden aldığım güce dayanırsam, çok çekici geliyor. Büyük şehirleri seviyorum. Özellikle kültürler, kıtalar ve tarihler arasında, 'arada kalmış', İstanbul gibi şehirleri... İlgi çekici bir nokta da İstanbul'daki çağdaş sanat ortamı. Bienal, verdiği ivmeyle şehri, çekim gücü yüksek bir noktaya çevirmiş durumda.
Bu kentteki çağdaş sanatın 'yersiz yurtsuz' görünüşü, bir şans mı?
Kesinlikle. Sao Paolo, Johannesburg ve Mexico City gibi kentleri düşünelim. Onların bu 'arada kalmışlık' halleri, kendilerine esnek bir yapı sağlıyor. Kentiniz coğrafi, kültürel ve sosyal bir avantajın, bir çelişkinin tadını çıkarıyor. Entelektüel anlamda amaca uygun bir şey. Bu potansiyelin,
bir aydınlanma ve provokasyon unsuru ölçüsünde değerlendirilmesi gerek. Dahası, çok iyi bir başlangıç noktası.
Bir kürator olarak disiplinlerarası sanatın geleceği üzerine fikriniz ne?
Disiplinler 'arasılık', biz küratörlerin hayatını sürdürebildikleri, sınırları zorlamak adına, daha da ileriye gitmek adına kullandıkları ve işimizde devamlılığı sağlayan dinamik bir iletişim, etkileşim ve
üretim biçimi. Ama yıllarca tartışıldı, tartışılıyor. Sanatçı, hep daha ileriye gitmek ister. Disiplinler arasılık, aslında bir temadan, zeminden başka bir şey değil. Bugün asıl önemli olan sanatın sosyal ve kültürel gerçeklikte yeniden nerede konumlandırıldığına dikkatlerin çekilmesi...
Bu kentlere özgü bir durum mu?
Bunu söylemek zor. Kentler, bugün bir insanın düşünebileceğinden daha karmaşık bir yapıda. Fikir, imaj ve enerjileri sürekli üreten ve tüketen kentler, sanatın kesinliğini de aşarak gündelik bilginin nasıl kategorize edildiği sorusunu gündeme getiriyor: Kentlerin doğasında hangi politik, felsefi, kültürel ya da teknolojik veriler etkili oluyor? Asıl soru bu. İşte Pekin, Johannesburg ve İstanbul gibi 'öte' merkezlerin yakaladığı şans da burada. Avrupa ve Amerika'da bu böyle değil.
İletişimin yeni olanaklarını bilgimizi yeniden organize etmeye yönelik kullanabiliriz. Böylece 'küreselleşme'nin bilindik anlamı da değişir. Kentler, 'bilginin anarşisi'yle yeni kapılar açmaya olanak tanırlar. Bu ise son derece üretken bir haldir.
'Kültür Endüstrisi' düşüncesi bugünün aynasına sizce nasıl yansıyor?
Bugün her eylemin, ürettiğimiz her şeyin 'marketin' bir parçası olması zorunlu. Strateji 'boşluğu' yaratabilmek üzerine kurulmalı. 'An'ları, kendinden geçmiş zaman dilimlerini, sessizliği yaratmayı göze almalı. Bir Fransız sanatçı dostum, katıldığı canlı yayında '30 saniye sessizlik' talep etmiş ve uygulamıştı. Bu boşluğun medyada yarattığı maddi zararı takdir edersiniz sanırım. Direniş ve rahatsızlık vermek adına hoştu.
Tüketim toplumu için tek değer, 'başarı'nın değeri. Başarısızsanız ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda tükenirsiniz. Kafa yorduğum bir sergi vardı; tasarımcıların yarattığı ancak sansürlenmiş reklamlar üzerineydi. Tabii reklamlar, ürünün başarısına odaklı olduğu için kimse buna yanaşmadı. Kimse paraya hayır demiyor. Bu beni korkutuyor. Galiba 'senin parana ihtiyacım yok' demesini bilebilmek önemli.
Sizce büyük müzeler gerekli mi?
Önemli olan yapılar değil. İçinde ne olması ve neler yapılması gerektiği. Bugün Moma, Guggenheim ve Tate Modern gibileri 'sanat işte böyle olmalı' türünden bir nosyon üretiyor. Ve bu onları Nike Mağazalarına yaklaştırıyor. Sıradan sanatsever ve sokaktaki insan bu büyük yapılara girmeden iki kere düşünmeli bence.
Son birkaç yılda özellikle Asya-Pasifik bölgesindeki kültürel otoritelerle görüştüm. Onlara büyük müzelerden çok, deneysel projelere yatırım yapmaları gerektiğini söyledim. Ama her resmi yetkili kendi
'anıtını görebilme' arzusunda olduğundan, bunu kabullenmekte hayli zorlandı. Bu anlamda İstanbul ve Hong Kong gibi merkezlerin hâlâ avantajı var.
'Marcel Duchamp bitmiştir'
Tate Modern'de 'müzelerin geleceği' üzerine
bir konferanstaydım. Konuşmamda Tate yetkililerine, Marcel Duchamp koleksiyonu yapmaya devam etmeyi kesmelerinin doğru olacağını söyledim. Çünkü, Marcel Duchamp artık bitti. Bugün birçok müze, aynı tarihin benzer ürünleriyle tıkabasa dolup taşıyor. Her şey kendini
umutsuzca tekrar ediyor. Bu çok tehlikeli. Çünkü müzeniz nasıl olursa olsun, önemli olan içinde neler yaptığınızdır.
Hayatta sanattan daha önemli şeyler var. Sanat, toplumun çok küçük bir kısmına dair.. Dolayısıyla sanatçı bu zeminde dilediğince üretebiliyor ve düşünebiliyorsa, emin olun ki bu, onun kaybedecek bir şeyi olmamasından kaynaklanıyordur.