Keşke '15 Dakika' olsaydı

Görsel sanatlar ve sinema alanlarında ilgi çekici ürünler vermiş Andy Warhol, bugün başka bir nedenle, toplumsal bir saptamasıyla anılıyor. Hem de sık sık.
Haber: Sevin OKYAY / Arşivi

İSTANBUL - Görsel sanatlar ve sinema alanlarında ilgi çekici ürünler vermiş Andy Warhol, bugün başka bir nedenle, toplumsal bir saptamasıyla anılıyor. Hem de sık sık. Üstadı sevseniz de, sevmeseniz de payımıza düşebilecek o 15 dakikalık şöhret için herkesin kendini nasıl paraladığını inkâr etmek mümkün değil. Kısa süre önce BBG olayına ister istemez, az ya da çok ölçüde tanık olmuş kişiler sıfatıyla, '15 Dakika'nın yola çıktığı bu saptamanın sonuçlarına yakın bir zamanda tanık olduk.
Hiciv, aksiyon, aşk...
'15 Dakika' da, televizyon şöhretini ele alan bir film. Yani, aynı zamanda bir aksiyon filmi, bir 'ahbap çavuş filmi', yönetmenine göre bir hiciv, hatta bir aşk hikâyesi, vb. ama, televizyon meselesini merkezine yerleştirmiş durumda.
Eddie Fleming (De Niro), sansasyonel bir TV programı sunucusu Robert Hawkins'in (Grammer)
desteğiyle şöhrete erişmiş,'People' dergisine
kapak olmuş bir polis. Yanan bir binadaki cinayet olayını soruşturmak için gittiğinde, kundaklama ihtimalini araştırmak için gelmiş genç itfaiye görevlisi Jordy Warsaw'la (Ed Burns) karşılaşıyor. Jordy, onun aksine, şöhretten kaçan biri, ama Flemming'in kuyruğuna takılmaya da hevesli.
Eddie'nin bir de, evlenmeye niyetlendiği TV muhabiri sevgilisi var (Kanakaredes). Kötü adamlar ise, ekmek bıçağı kullanıp yangın çıkarma uzmanı Emil (Karel Roden) ile Frank Capra hayranı, sinema âşığı Oleg (Oleg Taktarov). Paralarını yemiş eski ortaklarını hallederek işe başlıyorlar. Bu arada bir video kamera edinen Oleg, Emil'in yaptıklarını filme alıyor.
Bir süre sonra, boyuna TV izleyen Emil, Amerika'nın gerçekten rüyalar ülkesi olduğunu fark ediyor. Yaptıklarından sorumlu tutulmadığın bir ülke. Katil olsan bile TV'ye çıkar, deli olduğunu iddia eder, sonra da 'deli değilim' dersin. Çünkü bir suçtan bir tek kez yargılanıyorsun. Suç sayesinde zengin ve meşhur olmak bile mümkün.
Medya nelere kadir
Hollywood'un medyayı yerlere çalmasının hep biraz kuşku verici bir yanı vardır. Medyanın (özellikle sabık baş düşmanları televizyonun)
nelere kadir olduğunu ve insanları nasıl
'bozduğu'nu keyifle anlatırken, kendilerine hiç pay çıkarmazlar. Gerçi böylece ortaya
'Köpeklerin Günü' (Dog Day Afternoon),
'Katil Doğanlar' (Natural Born Killers) gibi filmler de çıkabilir ama, '15 Dakika' onlardan değil.
Herzfeld, kameraya yardakçı rolü yükleyerek
'Man Bites Dog'un alanına da dalıyor ama bizi suça ortak etmeye çalışmıyor. Yani, Oleg'le özdeşleşmiyoruz. Doğrusu, ikinci sınıf bir Tim Rothman'ı hatırlatan Karel Roden'in oyunu da inandırıcılıktan uzak (Buna rağmen, 'kötü adam' olarak önü açık görünüyor). Neyse, Roden'e de kabahat bulmamak gerek. Çünkü yönetmeni, karakterlerini işleme zahmetine katlanmamış.
Buna karşılık, başta De Niro (ayna karşısındaki, 'Taksi Şoförü'nü hatırlatan evlenme teklifi provası sahnesi müthiş), güzel ve abartısız Kanakaredes ve bir ölçüde de Taktarov bizi teselli ediyor.
John Herzfeld, '15 Dakika'nın sadece yönetmeni değil, aynı zamanda senaristi. Demek ki, filmin sorumluluğunu ona yükleyebiliriz.
Herzfeld, şiddetten dem vurur ve Amerikan halkının nasıl medya kurbanı olduğunu anlatırken, sözümona hicvettiği şeylerden daha nahoşlarını gösteriyor, kendisi de istismarcı davranıyor. Temposuna diyecek yok ama, sonlara doğru işin cılkını çıkardığı da bir gerçek.
'15 Dakika', hikâyesine yerinde nokta koymayı bilmeyen bir film. Keşke sahiden 15 dakika olsaymış.