'Keşke içmeseydim demedim, onu da söyleyeyim'

'Keşke içmeseydim demedim, onu da söyleyeyim'
'Keşke içmeseydim demedim, onu da söyleyeyim'

Ömer Uluç, İstanbul Bienali sırasında Beylerbeyi Sarayı?nda açtığı sergide. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

'Hastalığımın bilinir olmasından dolayı daha fazla rahatsız olacağımı sanıyordum. Demek alışmışım fikre... Başta saklıyordum sonra manasız olduğunu düşündüm saklamanın. Nihayet ölüm bu...'

Çoğaltmaya yüklediğiniz anlamı konuşabilir miyiz? Çoğaltmanın değişen anlamını, 20. yüzyıl ve 21. yüzyılda?
Geçtiğimiz yüzyılın önemli adamları Walter Benjamin, Adorno bunun üzerine epey düşündüler. Çoğaltmaya inandılar bu adamlar her şeyden önce... Frankfurt Okulu, solcu bir okuldu, sosyal demokrat bir okuldu. Sanatın çoğalmasına inanıyordu. Baskıya çünkü baskı herkese ulaşabiliyordu. Doğrusu benim, çoğaltmaya yüklediğim böyle toplumsal bir misyonum yok. Resmimin baskı aracılığıyla çoğaltılarak herkesin alması gibi bir derdim hiçbir zaman olmadı. Ben bunu anlamsız buldum.
50 yıllık üretiminizi imgeler aracılığıyla, dijital baskı aracığıyla tekrar tekrar inşa edip ve bozarken bütün bugüne kadar gelmiş Ömer Uluç retoriğini de bozguna uğrattığınızı düşünüyorum. Kendi sanat tarihinize bir meydan okuma mı bu?
Bunda haklısın... Çünkü burada ben demek istiyorum ki: Benim güvendiğim bir şey yok, bir yerlere sarılmıyorum, arkama da bir şeyleri almıyorum. Kağıtları tekrar kararım, öyle derler kumarda, bu el olmadıysa öbür el gibi...
Kendi kronolojinizi de yok ettiniz. Bu insanın kendini dinamitlemesimi, Kimseye fırsat vermeden...Bu bir kamikaze metodudur demeyelim, o kadar da değil! Ama burada bir şey var. Yaptığın işi ters yüz etmek, bozmak, alt üst etmek var.
Sanat tarihini oldum olası sevmediniz! Şimdiden sizi sanat tarihine yerleştirenlerin ve yerleştireceklerin kronolojik tarihlerde, oyununu bozmuş olmadınız mı?Bozmak daha doğru geliyor. Ben de yerleşmeye, stabilize olmaya karşı bir reaksiyon var. Onun için zaten kabul etmiyorum, insanların, çağdaş mısınız, yok değil misiniz diye soru sormalarını...
Ben çağdaş yerine başka bir şey düşündüm: akran sanat. Hem modern hem çağdaşı kapsayabilir... Çağdaş sanatı bugün şu anda nasıl tanımlarsınız?
Aslında sanata ne dediğinin hiçbir önemi yok. Akran sanat çok iyiymiş... (Kahkahalarla gülüyor.) Çağdaş önemli bir kavram. Çağdaş sanat müzesi, çağdaş sanat, bugünün sanatı var, bugünün sanatı nedir var, günün sanatı var, yakına getirmek isteniyor hep... Fakat şunu unutmamak lazım, her zaman, zaman büyük rol oynuyor sanatın bakılmasında ve bir yere konmasında. Zamanla ilgisiz bir şey yapılamıyor. Zaman dışı bir sanat koyamıyorsun. O mecburi bir şey... Neyse yaptığın, formun, onu, güne bağlamadan olmuyor. O form, güne bağlanabilirse çağdaş olabiliyor.
Aslında bana kalırsa çağdaşlık şu... Bir yüz, bir bakış, bir renk, gözler hala ışık veriyorsa... Şu anda, bugün bir ışık verebiliyorlarsa, onlar çağdaştırlar. Eluard’ın şiirine benziyor. Paul Eluard’ın özgürlükten bahsettiği, özgürlüğü anlattığı bir şiiri vardır. Şiirdeki heykelin gözleri ışık vermeye devam eder. Heykeldir ama gözleri ışıklıdır. Anlatabiliyor muyum? Yani ışık çok önemli. Işık aslında çağdaşlık...
Bilgisayar nasıl bir mekân?
Bilgisayar da ışıklı bir mekan... Hareketli bir mekan... Bir hikaye yazıyor. Üstelik bunu kendi kendine yazıyor, şakası yok. Anlamlı bir mekan... Çok çoğulcu.
Bir sanatçı için kişiselleştirilebilinir bir mekân mı?
Evet, kesinlikle. Ben hiç bu kadar olabileceğini sanmıyordum. Bu son birebir yaptığım o ikinci kattaki seri, tamamıyla bunu anlatıyor. Sanatın sırrı burada başlıyor. Mistifiye etmeden, işi sardırmadan yanlış bir yerlere götürmeden, çok çabuk hareketlerle müzik yapar gibi bir tempoyu yakalıyorsun. Anlatmak istediğin şeyi ve onun etrafında dolaşarak ve ona bazen dolanarak anlatıyorsun. Bilgisayar buna çok elverişli.
Hastalığınızın bilinir olmasından rahatsız oldunuz mu? Bilenler rahatsızlık verdiler mi?
Açıkçası ben bunun bilinir olmasından dolayı daha fazla rahatsız olacağımı sanıyordum ama o kadar da olmadım. Demek alışmışım fikre... Bir umut da belirdi hastalığı atlatacağıma ilişkin... Başta ben saklıyordum sonra manasız olduğunu düşündüm, saklamanın. Nihayet ölüm bu...
Ölüm korkusu hastalığa ait, hastalıkla gelen bir korku değil sanki. Kemoterapi göreceğinizi bilseydiniz yine böyle bir hayat yaşar mıydınız?
Yahu yapıyorsun elinde değil! Alışkanlıkların var. Gecelemek, gece hayatı. Hele içki, çok büyük olay. Keşke içmeseydim demedim, onu da söyleyeyim.
Peki iyileşince yeniden o kadar içecek misiniz?
Vallahi, yeniden içecek miyim diye çok düşünüyorum. Şu anda o kadar içemiyorum, o da var yani... Belki o kadar hiçbir zaman içemeyeceğim. Ama ne olursa olsun hiçbir zaman içmemeyi ve kendi deyişimle ‘sürtmeme’yi düşünmedim.
Nasıl görünüyor bu yüzyıl başı manzarası size?
İlginç bir dönemi yaşıyoruz. Girdik öyle bir türbülans içine... Bu türbülansta çok şey var. Hiçbir şey kesin değil... Hiçbir şeyden emin değiliz aslında. Ben, DNA’dan tutun da tüm maddenin tabiatına ilişkin her konuda çok büyük keşiflerin öncesi bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Önümüzdeki on yılda çok büyük keşifler olacak. Yoksa bu duyurulmaz. Kanser konusunda keşif olacak denmez. DNA, RNA’yle ilgili yeni bulu∫lar olacak denmez. Bilim insanları hiç olmadıkları kadar çalı∫ıyor.
Piyasaya gelelim mi? Bu sıra alıcılar da çalışıyor... Milyonluk satışlar yaşanıyor. (Burhan Doğançay’ın ‘Mavi Senfoni’si 2.2 milyon liraya satılmıştı.)
Akıl dışı bir şey. Kendim için inanması çok güç... Para da görmediğimiz için... Baudrillard’ın dediği gibi belki de bu sanal bir şey. Belki de hiç böyle bir şey yok... Ben bir yerde 500 bine satılmışım sahi mi? Burhan Doğançay hakiki bir adam mı?