Kâğıdı altına dönüştüren Siverekli Abdullah Bey

Kâğıdı altına dönüştüren Siverekli Abdullah Bey
Kâğıdı altına dönüştüren Siverekli Abdullah Bey

Değer mevhumunu sorgulayan Dağaçar Bey ve Çöpün Altın Tektoniği ni Helgard Haug ve Daniel Wetzel yönettiyor. FOTOĞRAF: Hanna Lippmann

Almanya'dan gelen Rimini Protokoll, İstanbul'dan dört kâğıt toplayıcısının öyküsünü sahneye taşıyor. Üç Kürt, bir Roman kâğıt toplayıcısı bugünden itibaren üç akşam 'Dağaçar Bey ve Çöpün Altın Tektoniği' adlı oyunla Garajistanbul'da
Haber: BAHAR ÇUHADAR / Arşivi

İSTANBUL - Abdullah Dağaçar 24 yaşında, Urfa’nın Siverek ilçesinden... İki yaşında bir kız babası. Kadıköy ve çevresinde yaşıyorsanız, ona bir şekilde aşina olabilirsiniz. Çöpünüzü atarken, o da bir kenarda kağıtları, plastikleri, alüminyum parçalarını arabasına dolduruyordur muhtemelen. Abdullah, şehrin yüzlerce katı atık/kağıt toplayıcısından biri. Son bir kaç aydır işe gönüllü bir mola vermiş, oyun provaları günlük mesaisinin yerini almış zira. Bu akşam garajistanbul’da sahnede olacak, oyuncu olarak. Adını da verdiği oyun, ‘Dağaçar Bey ve Çöpün Altın Tektoniği’ için kendi öyküsünü anlatacak. Köyünden İstanbul’a gelişinden başlayarak, her şeyi. Yaptığı işi, aldığı tepkileri, İstanbul’un taşının toprağının altın değil de tozla kaplı olduğunu, ailesini, şehirle kurduğu sınırlı ilişkiyi, karakola yaptığı zorunlu ziyaretleri, yaşadığı depoyu...
Abdullah Dağaçar ve ikisi akrabası olan üç meslektaşı Aziz İdikurt, Mithat İçten ve Bayram Renklihava vasıtasıyla bir İstanbul öyküsü anlatılacak, bu akşamdan itibaren üç gece, Garajistanbul’da. ‘Dağaçar Bey ve Çöpün Altın Tektoniği’, Garajistanbul’un İstanbul 2010 kapsamındaki projesi İstanpoli’nin beşinci oyunu. Oyun, Alman tiyatro grubu Rimini Protokoll’un imzasını taşıyor. 2000’den beri sahneye ‘uzman bilirkişi’ dedikleri, profesyonel oyuncu olmayan, farklı mesleklerden insanları taşıyor grup. Yaptıklarına ‘belgesel-tiyatro’ adını veriyorlar. 

‘İnsan hikayesi’ avına çıktılar
Yönetmenler Helgard Haug ve Daniel Wetzel ile dramaturg Sebastian Brünger ocakta Türkiye ’ye ilk kez gelip, sokakta bir tür ‘insan hikâyesi’ avına çıkmışlar. İlk durak, Galata Köprüsü olmuş. Haug, ilk niyetlerinin köprüdeki balıkçılardan yola çıkmak olduğunu anlatıyor: “Bir hafta balıkçılarla konuşmak üzere köprüde dolaştık. Ama neticede aradığımızın bu olmadığına karar verdik. Almanya’daki Türkler arasında boks çok yaygındır. Biz de buradan bir Türkle, Almanya’dan bir Türk’ü sahnede, boks ringinde buluşturmayı düşündük. Ama gördük ki burada boksa, Almanya’daki gibi bir ilgi yok. Bir akşam Fenerbahçe ’de yürürken, Abdullah ile tanıştık. Bizi turist sandı ve konuşmaya başladı...”
Gerisini Abdullah anlatıyor: “Gece Kadıköy’de çalışyıordum. Sebastian yönetmenimizi gördüm. ‘Kağıtçılarla çalışmak istiyoruz’ dediler, bizim depoya gelmek istediler. Arkadaşlarım bana güvendiği için değişik bir tepki vermedi, bizi yiyecek halleri yok! Yeğenim Aziz ve amcanın oğlu Mithat da bize katıldı.” Abdullah, Mithat ve Aziz aynı köyden gelip, üç ay İstanbul’da çalışıp, kalan zamanı köylerinde geçiriyor. Dördüncü ‘uzman kişi’ Bayram ise İstanbullu bir Roman, ailesiyle Tarlabaşı’nda yaşıyor. Alman ekip, dört kağıt toplayıcısının öyküsünü sahneye taşırken, geleneksel bir tiyatro ögesi olarak Karagöz anlatıcısı da eklemek istemiş. Sahnede bu işi Karagöz ustası Hasan Hüseyin Karabağ üstleniyor. 

Çöplerle kurulan hayat
Oyun, kağıt atık toplayıcıları üzerinden ‘değer’ mevhumuna göz kırpıyor. Sahnede sıradan İstanbullunun iletişime girmekten imtina ettiği kağıt toplayıcılarının öyküsü akarken, asıl dert seyircinin sürekli bir dönüşüm halinde olan şehre başka bir bakış atabilmesini sağlayabilmek. ‘Sıfır’ değere sahip çöplerden bir hayat kuran ama şehirle ilişkileri minimum seviyede olan Kürt ve Roman atık toplayıcıları aracılığıyla şehrin devingenliğini anlatmak...
Ekip rasathaneyi de ziyaret etmiş. “Deprem, değerlerin ve diğer herşeyin yer değiştiği bir an. Anlık ölçümlerini gördük, çok etkileyiciydi. Zemin sürekli hareket halinde, o zaman anlıyorsun bunu. Bunu oyuna dahil etmek istedik” diye anlatıyor Haug, deprem verilerinin ses tasarımcısı Selçuk Artut tarafından projenin parçası haline gelişini.
Haug’a, oyunda da bahsi geçen meşhur deyişi soruyorum. “Hayır” diyor; “Duymamıştım ‘İstanbul’un taşı toprağı altın’ sözünü. Abdullah’a sorduğumuzda, “Bizim için geçerli değil. İstanbul altınla değil tozla kaplı” dedi. Zaten altın bulmak da istemiyor. Bunun adaletsiz olacağına inanıyor. Ama köylerinde iş yok, hayatlarını çöpten topladıklarıyla kazanıyorlar, bu bir anlamda altın...”
Türkçe, Kürtçe, Almanca, İngilizce sözcüklerin havada uçuştuğu, yönetmenler ve oyuncuların İstanbul ve Almanya arasında mekik dokuyarak geçirdiği koşuşturma nihayete ermiş durumda. Oyun bu akşam, 16 Ekim Cumartesi ve 17 Ekim Pazar saat 20.30’da Garajistanbul’da görülebilir. İstanbul’un dört kağıt toplayıcısı öykülerini 25 Kasım - 28 Kasım arası Essen’de, 2-5 Aralık arasında Utrecht’te ve ardından Rotterdam’da sahneleyecek.

‘Bazılarının gözünde insan değiliz’ 
Yönetmenlerin sorusunu, Abdullah’a bir de ben soruyorum. “Zengin olmak istiyor musun, dediler. Yok istemiyorum, dedim. O kadar insanın hakkını yemek istemiyorum. Bulursam köyüme yol, okul yaparım” diyor. Kendi hikayesini ise şöyle özetliyor:  “2002’den beri yapıyorum bu işi. Bizim köyden bu işi yapan en az 250-300 kişi vardır. Bir şeyler kazanıyoruz işte. Senede üç ay yapıyoruz. Dudullu’da kalıyorum, depo dediğimiz, akrabalarımızın çalıştırdığı yerlerde. Kağıt, pet, plastik, alüminyum demir... 13-14 ayrı malzeme topluyoruz. İnsanlar, sokakta bize kötü bir şey yapıyormuşuz gibi davranıyor. Çekiniyorlar. Bazıları insan gözüyle bakmıyor. Hırsız sanıyorlar, pencereden küfrediyorlar. Zabıta çok karışıyor. Gece çalışınca gürültü kirliliği oluyormuş, polis karakola götürüyor. Ne oluyor? Sen rahatsız oluyorsun. Sonra bırakıyorlar.”