Kılavuzu 'beyaz tavşan' olanın...

Kılavuzu 'beyaz tavşan' olanın...
Kılavuzu 'beyaz tavşan' olanın...

Burton?ın filminde Helena Bonham Carter, Johnny Depp, Mia Wasikowska ve Anne Hathaway gibi isimler rol alıyor.

Lewis Carroll'ın ünlü klasiği 'Alis Harikalar Diyarında', Tim Burton yorumuyla huzurlarımızda. Hollywood'un büyümeyen çocuğu, Victoria döneminin kahramanını bu kez evlilik öncesi bir genç kız olarak ele alıyor ve 'beyaz tavşan'ın peşinde, yine tuhaf yaratıklarla dolu bir evrenin içine atıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Lewis Carroll’ın o ünlü romanını, 1865’te kaleme aldığından bu yana Alis, beyaz bir tavşanın peşinden sürüklenip gidiyor. Yaklaşık 150 yıldır da sinema, tiyatro ya da müzik, bu minik kızın girdiği delikte gördüklerini ya peliküle, ya sahneye ya da melodilere döküp duruyor. Malum içine kapanık, utangaç bir deha olarak kabul edilen İngiliz matematikçi, rahip, yazar ve fotoğrafçı Charles Lutwidge Dodgson ya da edebiyat âlemindeki ismiyle Lewis Carroll, ‘Alice Harikalar Diyarında’da (Alice’s Adventures in Wonderland-1865) ve bir sonraki adım olan ‘Aynanın İçinden’de (Through the Looking Glass-1871), minik bir kızın içine düştüğü bambaşka dünyalardaki serüvenlerini anlatır. Biraz sıkıntı biraz yetişkinler dünyasında var olma çabası ama çokçası algının kapılarının zorlanmasıdır Alis’in yaşadıkları...
Tim Burton ise, Lewis’ın günümüz sinemasındaki bir uzantısıdır adeta. 1958 doğumlu yönetmen, büyümeyen bir çocuğun vizöründen bakar dünyaya ve eni konu benzer meseleler etrafında dolaşır. Tuhaf dünyalar, tuhaf serüvenler, tuhaf karakterlerdir onun sinema evrenini tanımlayan ögeler. Her daim bir standardı tutturur ama ‘Sleepy Hollow’ ya da ‘Ed Wood’ gibi yapımlarda da çizgiyi en yükseklere çeker. Yine fantastik ögelerle yüklü ‘Big Fish’te de mesela, baba-oğul ilişkisine dair kendi çapında ‘baba’ bir filme imza atar. Londra’ya, ‘Karındeşen Jack’vari bir korku salan ve usturasıyla onca adamı lime lime eden Sweeney Todd’dan sonra şimdi de Carroll’ın klasiğine serbest vezinle yaklaşıyor Burton. Bugünden itibaren gösterime giren ‘Alis Harikalar Diyarında’da (Alice in Wonderland), romanın ana karakteri beyaz tavşanın peşine 19 yaşındayken takılıyor. Takılıyor da ne oluyor; önce kısa bir özet...

‘Kaderimse savaşırım’
Victoria döneminde, evlilik çağındaki bir genç kız olan Alice Kingsley, yakın zaman önce babasını kaybetmiştir. Annesi onu bir an önce başgöz etmenin derdindedir. Ailece katıldıkları büyük bir partide genç kız, etrafındaki bütün o şatafatlı ortamın Lord ve Lady Ascot’un oğlu Hamish’le nişanlanması için düzenlendiğinin farkına varır. Lakin, parti ortamında bahçede yeşillikler içinde gördüğü beyaz bir tavşanın peşine takılmayı yeğler. Peşi sıra bir delikten yuvarlanır ve kendisini, fantastik bir ülkede bulur. İddialar, burayı 10 yıl önce de ziyaret ettiği yolundadır. Ama Alis, geçmişi hatırlamamaktadır. Başta Çılgın Şapkacı olmak üzere kendisinin eski dostları olduğunu söyleyen bir grup ‘mahlukat’, ondan kız kardeşi Beyaz Kraliçe’yi alt ederek iktidarı ele geçiren Kırmızı Kraliçe’ye ve onun sadık canavarı Jabbervocky’ye karşı mücadele etmesini ister. Zaten ellerindeki geleceği gösteren bir haritaya göre, Jabbervocky’yi ancak Alis’in alt edebileceği resmedilmiştir. Genç kız da kaderinden kaçamaz ve mücadeleye koyulur.
Burton, romanın daha önceki uyarlamalarını pek beğenmediğini ve duygusal bağ kuramadığını ifade etmiş. Dolayısıyla, kendince bir hamleye girişmiş. Üstadın yorumuyla önümüze gelen ‘Alis Harikalar Diyarı’nda da seyirci yine çok renkli görüntüler ve karakterler eşliğinde son derece fantastik ögelerle dolu görsel bir yolculuğa çıkıyor. Üstüne üstlük film ‘üç boyutlu’, bu da seyir zevkini yeterince doruklara çıkarıyor. Lakin özellikle bu aralar, bütün dünyada sinema bir ‘Avatar dönemi ve çılgınlığı’ yaşadığına ve bu çılgınlığın alt metninde, ‘teknolojik devrim’ sözcükleri ağızlardan çıkmaya başladığına göre, ‘üç boyutluluk meselesi’ hakkında da ‘Alis Harikalar Diyarında’ vesilesiyle bir şeyler söyleme zamanı geldiği kanısındayım.
‘3D’li filmlerin artması ve yedinci sanatın geleceğinin bu yönde olduğuna dair kehanetlerin ifade edilmesi, insana ya da benim gibi muhafazakâr seyirciye ‘İyi de ne oluyor?’ sorusunu sorduruyor elbet. Ben mesela, ‘üç boyutlu’ filmlere yönelik eski heyecanımı çok çabuk kaybettim ve artık bu tür yapımlarda, ilk 10-15 dakikalık giriş ‘şaşkınlığından’ sonra, teknolojiyi bir tarafa bırakıp öyküye yükleniyorum. Bu bölümde de, anlatılanların önemi ve derinliği gündeme geliyor. Dolayısıyla ‘Avatar’ın da, bütün o cicili bicili yanına rağmen temelde bildik şeyleri anlatması, benim açımdan meseleyi ‘büyülü’ yanından ayırıyor. Yani ‘önemli olan işlevi’, ön plana çıkıyor.

Nerde kaldı anarşizm?
Tim Burton da öyle ölüp bittiğim bir yönetmen değil ama zekâsına ve heyecanına her daim saygı duyduğum bir isimdir. Fakat kendi fantastik dünyasındaki onca arayıştan sonra, hele ki ‘Batman’i, ‘Sleepy Hollow’u, ‘Mars Attacks’ı ve hatta yeniden uyarlama olarak ‘Maymunlar Cehennemi’ni çektikten sonra, “Lewis Carroll’ın romanını yeniden uyarlayacağım” diyerek yola çıkıp önümüze bu filmi atmasını pek de ‘hayranlıkla’ karşılayamadım. Çünkü Burton’ın yorumu, meseleyi evlilik öncesi ailesinin kendisine öngördüğü şapşal kocayı reddeten bir genç kızın kaçışlarından öteye taşımıyor. İnsan istiyor ki, ne bileyim mesela arka planda içi dolu bir anarşizm ya da burjuvazinin kurallarına karşı kayda değer bir çıkış olsun. Peki Alis ne yapıyor; gidiyor farklı bir evrene, oradaki ‘kraliçeler’ arasındaki düzeni yeniden sağlıyor, iyi kalplinin kötü kalpliyi yenmesine yardım ediyor. Yani yine hâkim sınıfa hizmet ediyor. Nihayetinde de, iyi bir ‘iş kadını’ olmak yönünde bir karar veriyor.
‘İyi de bu zaten bir masal uyarlaması’ dediğinizi duyar gibiyim. O zaman da bir adres tarifine girişeyim: İşte size (üstelik Alis’ten ilham almış hissi de veren), siyasi fantastik ve de post-modern bir uyarlama: ‘Pan’ın Labirenti.’ Bence, eski masallara ya da klasiklere, günümüz koşullarında yapılacak uyarlamalar, Guillermo del Toro’nun yaptığı minvalde olmalı. Teknolojinin bu denli geliştiği bir çağda, hayal dünyasının karakterlerini daha da artırmak, ya da onları ‘Bir de üç boyutlu izleyin’ diyerek, aynı öykülerle önümüze atmak, bana kalırsa maharet değil. Üstelik, geçen sezon izlediğimiz ‘Coraline’, bu tür bir uyarlamanın nasıl olacağını gösterir bir başka örnekti. 

Alis’imin saçları sarıPeki Burton’ın filminin iyi yanları? Sonuçta her şeye rağmen kayıtsız kalınamayacak bir dünyayı yine sunuyor, ‘zıpır yönetmen’. Onca tuhaf yaratığı, onca tiplemeyi izlemek, tabii ki kaçırılmayacak sinemasal bir deney. Oyunculuklarda Johnny Depp (Çılgın Şapkacı) ve Helena Bonham Carter (Kırmızı Kraliçe), hikâyenin en ilgiye değer karakterlerine hayat vermişler. Alis’te Mia Wasikowska, karakterini soğuk, mesafeli ve olgun bir hale sokmayı gayet iyi başarmış (genç oyuncuda Gwyneth Paltrow havası kadar Cate Blanchett’tan izler bulanlar da var, bence biraz zorlamayla Grace Kelly çağrıştırmasından da bahsedilebilir). ‘Beyaz Kraliçe’ tiplemesi ise Anne Hathaway’i kendi doğal güzelliğinden uzaklaştırmış; o zaten yeterince ‘kraliçe’. Yabancı eleştirmenlere bakarsak, hikâyenin mahlûkatlarına asıl ruhlarını seslendirenler vermiş ama biz sağ olsun filmi Türkçe izleyerek bu zevkten mahrum bırakıldık (ama ‘içimizden biri’, sanırım bu zevkten mahrum kalmamıştır. Evet yanılmadınız Roger Ebert üstadımızdan bahsediyorum).
Sonuç? Alis’in bu macerasını, sinema perdesinde ‘Narnia Günlükleri’ ya da ‘Altın Pusula’ gibi filmlerden de hatırlıyor gibiyiz. Dolayısıyla, Burton’ın bu uyarlamasını ‘sıradanlar’ arasındaki yerine koyalım ve Alis’ten farklı serüvenler, üstattan da daha farklı yapımlar bekleyelim derim...