Kim demiş 'Şeflik kadının doğasına aykırı' diye...

Kim demiş 'Şeflik kadının doğasına aykırı' diye...
Kim demiş 'Şeflik kadının doğasına aykırı' diye...

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Bursu yetmeyince internet üzerinden yardım toplayarak ABD'de master yapmaya başlayan Nisan Ak, ilk etabı tamamladı. 24 yaşındaki Ak, Türkiye tarihinin üçüncü kadın orkestra şefi olma konusunda kararlı: "10 sene içinde şef olacağım. Kesin!"
Haber: BURAK KURU - burak.kuru@hurriyet.com.tr / Arşivi

Ocak ayında bağış ve destek sitesi indiegogo’da başlayan bir kampanya, Türkiye ’de pek alışık olmadığımız bir amaç uğruna yapılıyordu: Nisan Ak isimli öğrenci, ABD’de kabul edildiği okuldaki eğitimini sürdürebilmek için 15 bin dolara ihtiyacı olduğunu söylüyor ve destek arıyordu. Üzerinden çok zaman geçmedi ve mart ayında aranan para toplandı. Nisan, ülke tarihine geçmesini sağlayacak eğitimini sürdürmeyi başarmıştı. 

Onu önemli kılan şey şu: Cumhuriyet tarihinde sadece 2 kadın, orkestra şefi oldu. İlki İnci Özdil, ikincisi Sera Tokay. 1991 doğumlu Nisan Ak, üçüncü olmayı hedefliyor.

DAVET ÜZERİNE DAVET
Kısa hikâyesi şöyle: İstanbul ’da güzel sanatlar lisesini bitirdikten sonra girdiği sınavı birincilikle kazanıp Bilgi Üniversitesi’ne gidiyor, ardından yönettiği bir konserde Mimar Sinan Üniversitesi’nden akademisyenlerin dikkatini çekiyor ve eşzamanlı olarak orada da şeflik eğitimi alması için gelen daveti değerlediriyor. Şu anda da “ABD’de şeflik atölyesinde bir müzik yönetirken, hocam beni yanına çağırıp ‘Burada okumak ister misin’ dedi. Ben de kabul ettim” diyerek başlangıcını anlattığı masterını New York’taki Queens College’da yapıyor. İlk yılını tamamladı.
24 yaşındaki şef adayının ABD macerası önemli. Nedeni şöyle: “Özellikle bir orkestra şefi olmak istiyorsan enternasyonal bir kariyerinin olması çok önemli. Yurtiçinde çok iyi olup yurtdışında hiç bilinmeyen çok müzisyen var. Ama yurtdışında özellikle New York gibi merkez yerlerde biraz biliniyorsan işin kolaylaşıyor.”

‘KADIN DOĞASINA TERS’ DİYORLAR

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Ama bu konuda cinsiyet odaklı engellerle karşılaştığını saklamıyor. Şikâyetçi haklı olarak, diyor ki: “Bana kimse senden şef olmaz demedi henüz. Herhalde bir karizma vesaire görüyorlar. Ama Türkiye’de de ABD’de de seksizm var. Türkiye’de bana bir şef, ‘Kadınlar doğası gereği bu işi yapamazlar’ demişti.”
Şeflikteki cinsiyet ayrımına insanların ‘farklı olan’ı henüz görmemeleri üzerinden karşı çıkıyor. “Ben katılmıyorum buna. Bir kadının şefliği zor olmaz değişik olur. Ben bir erkeğin anatomisine sahip değilim. Kadınım ve feminen bir kadınım. Erkek gibi giyinmeyi sevmeyen saçımı toplamayı sevmeyen bir kadınım. Böyle rol model bulmak zor. Bu işin zor olan kısmı rol model olmadan ilerleyebilmek. Şu an dünyada okuyan bütün kadın orkestra şeflerinin problemi izledikleri insanların erkek olması.”

DİREKTİFİMİ YAPMADIĞINI GÖRÜRSEM SERT UYARIRIM!
Tüm dalgaları aşsa da karşısında yönetmesi gereken bir orkestra olacak. Bir şefin saygı duyabilmesi için önce kendisini orkestra üyelerine ispatlaması gerektiği söylenir. Peki bu nasıl mümkün oluyor? Anlatıyor: “Öncelikle müziği kimsenin bilmediği kadar iyi bilmelisin. Maestranın anlamı öğretmen demek. Orkestrada 100 kişi var, hepsinden iyi bilmen gerekiyor. Sonra bir standart vardır: 3 prova 1 konser. Her prova 3 saat sürer ve toplam 9 saatte, iki saatlik bir programı orkestra üyelerinin öğrenmesi gerekir. Onu nasıl işleyeceksin? Konçerto, üvertür, senfoni olur genelde. Bunu hangi zamanlamaya göre yapacaksın? Programlı olmak çok önemli. Orkestra bunu çok önemsiyor. Çünkü onların vaktini harcamıyorsun. Tüm müzisyenlerin tek amacı var: iyi müzik yapmak. Bu kadar kısıtlı sürede o amaca sen ne kadar hizmet ediyorsun? Bu önemli. Son olarak da yaklaşım. Bazı şefler var stratejik olarak daha sertler, bazıları da daha yumuşak. Ama bunu çok iyi dengelemek gerekiyor. Çok yumuşak olamazsın. Ben programlılığa önem veriyorum. Herkes işini yapıyorsa sert olmama gerek yok. Güler yüzlü eğlene eğlene üç saat prova yapar gideriz. Ama bir pasajda eksiklik görürsem, direktifimi yapmadığını görürsem daha sert uyarırım. Bunun bir dengesi var.”

ŞEFİN DUBLÖRÜ GİBİ ÇALIŞIYORSUN
Nisan okuduğu bölümde kendi dersleri haricinde bir de asistanlık yapıyor. Ancak okulu bitirdiğinde kariyerine başlayacağı asistanlık çok farklı. Dinleyelim: “Bir orkestra şefi bir müziği çok farklı yönetebilir. Sen müziği çalışıyorsun önce. Ardından orkestrayı yönetirken şefi izliyorsun. Yaptığı her değişikliği not ediyorsun. Mesela bir yerde bir durma var. O durma açık. Ne kadar duracağı şefe bağlı. En basitinden onu not alıyorsun. Tempoyu ne kadar düşürdü, hızlanınca ne kadar tempo aldı? Piyano –kısık ses demek- dedi mesela ne kadar kısık ses? Obua solo var ve altında enstrümanlar var, onların dengesi nasıl? Bütün bunları not alıyorsun. Sanki orkestra şefine bir şey olursa orkestrayı sen yönetecekmişsin gibi çalışıyorsun. Bir yerde şefin dublörü gibi hazırlanıyorsun.”
İstanbul’a yaz tatili için geldiğinde boş durmayıp, Paavo Jarvi’nin şefi olduğu Die Deutsche Kammerphilharmonie Berlin’in Aya İrini’deki iki konserinde asistanlık yapan Nisan, yavaş yavaş sorumluğunu da artırıyormuş.

SAHAYA 3-0 GERİDE ÇIKIYORSUN
Ama Türkiye gibi klasik müzik geleneği nadir olan bir ülkeden gelmek sahaya 3-0 geride çıkmasına yol açıyormuş. “Ben ilk senfonime 10 yaşında gittim. Diğerlerine bakıyorum senfoniye doğmuşlar! Bir de şöyle bir şanssızlık var: Ailemde kimse müzisyen değil. Yine duyduğum kadarıyla önyargılar var. Almanya’da doğmuş bir müzisyene önyargı var mesela çok iyi olmalı. Kötüyse ‘Ne biçim Alman’ diyorlar. Türkler için de çok genişler, disiplinli değiller deniyor. Öyle bir önyargı var. Geleneksiz olduğumuz söyleniyor.” Yine de “İyiysen iyisin. Dikkat çekiyorsun” diyor.

AKBİL SESİNİ DUYUNCA...

Şimdi bir şef adayının hayatı disiplinini anlatıyorum size. Yola çıkacaklar gözönünde bulundursun. Haftaiçi sabah 9’dan akşam 9’a kadar okulda, sonrasında evde; haftasonu da para kazanmak için barda çalışacaksınız. Uyku maalesef yok.
Sonrasında şef olunca da hayat kolaylaşmıyormuş. Müziğin yanında başka şeylere de vakit ayırmak gerekiyor. Çeşitli davetler, yemekler… 1 saatlik müzik için 10 saat masa başı çalışmak şart.
Müzikle bu kadar içiçe olan bir insanın hayatı nasıl oluyor merak ediyorum ister istemez. Özellikle çevrede duyduğu seslere kayıtsız kalıp kalmadığını. İlginç şeyler söylüyor: “Akbil sesini falan duyunca notasını aralığını hemen duyuyorum. Bir dönem öyle bir sıkıntım oldu. Bu bence bir sıkıntı. Her şeyi duymak ve istemediğin halde duymak. Metroda bir ses duyuyorsun, yoruyor seni. Bir sene falan çektim bundan. O zamanlar biraz ergendim. Bunun romantik bir şey olduğunu düşünüyordum. Ama sürekli nota düşünmek acı veriyor. Yoruyor. Ben artık istediğim zaman duyuyorum. Bunu sağladım. Memnunum halimden.”

KAIJA SAARIAHO BENCE YAŞAYAN EN İYİ MÜZİSYEN
İşi bilen kişi bulunca müzik tavsiyesi almadan olmaz. Bir iki isim verdi, ben söyleşinin ardından ilk iş onları dinlemeye koyuldum. İyi bir dinleyici olduğumu düşünürdüm ama onun duyduklarını duyamadım sanırım. Sebebini anlatmış meğer: “Klasik müzik gerçekten çok hızlı ilerleyen bir müzik. Çok hızlı derinleşiyor. Sorun şu ki genel dinleyicilerin dinlediği müzik, çok eskiden kalma. Dışarıda dinlenen pop müzik de klasik müziğin ilk çıktığı döneme benzeyen, tek bir şemada kalmış, bir şarkıcının tek bir aralıkta söylediği şarkılardan oluşuyor. Şu anda yazılan çağdaş müzik, hiç böyle değil. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ‘bam’ diye çağ atlamış bir müzik. Ben yeni yazılmışları yani bestecisi hâlâ yaşayan eserleri çok seviyorum. Pierre Boulez var mesela. Finlandiyalı Kaija Saariaho bence yaşayan en iyi müzisyen. Bambaşka. New York’ta sürekli konserleri var. Dinlenmesi zor bulunuyor. Çünkü melodi diye bir şey yok, ritm yok. Tını var doku var ama bunların dinleme disiplini genel olarak çok yaygın değil. Farklı şekilde dinlemek gerekiyor bunları. Neye dikkat edilmesi gerektiği pek bilinmiyor. Biz bunları dinlemeyi bilmiyoruz, melodiyi ritmi dinlemeyi biliyoruz.”

HAYALİME İKNA OLDUM
Nisan, tavrın değişmediğini “Bütün hocalar 60 yaş üstü, benim hocam 85 yaşında. Haliyle onun hocası yaşasa 150 yaşında olurdu. 150 yıl öncesinin tavrını öğreniyoruz. Onun hocası da 200 yıl öncesininkini öğrendi. Çok hızlı değişmiyor” ifadesiyle anlattığı klasik müzik dünyasında kadınların gelişiyle değişimin olduğunu görüyor ve bu yoldan ilerlemek istiyor. Örnek aldığı şefler arasında Paavo Jarvi, Alan Gilbert, Valeri Gergiev gibi erkekler de var, Marin Alsop ve Alondra De La Parra gibi kadınlar da var.
Şu sıralar dünyanın önde gelen kadın şeflerinden birisi Meksikalı Alondra De La Parra. Kendisi 34 yaşında, Nisan Ak ise 24 yaşında. Nisan’a, “10 sene sonra sen nerede olacaksın” diye soruyorum. Yanıtlıyor: “Ben o yaşta artık bir yerin şefi olurum. Kesin olurum. Türkiye’de de çalışmayı çok istiyorum ama ben tek bir yerde olmak istemiyorum. Dünyanın her yerinde konser verip orkestraları tanımak, çok büyük bir hayal ve ben bu hayale çok ikna oldum. Bu benim idealim. Bu idealim için de ne gerekiyorsa yapacağım.” Göreceğiz.

DUBSTEP BANA GÜZEL GELİYOR
Klasik müzik dinleyenlerin diğer müzik türlerine karşı çıktığı algısı Nisan’da işlemiyor. “Kategorik olarak hiçbir şeyi reddetmiyorum” deyip anlatmaya başlıyor: “Halkın, senin dinleyicinin, maruz kaldığı müzikleri bilmezsen onları anlayamazsın. İnsanların maruz kaldığı sesleri bilmiyorsan, şehir sesleri buna dahil, bunlara maruz kalmıyorsan çok kopuksun. Onlar ne duyuyor bilmiyorsun. Onlar ne duyuyor, sen onlara ne duyurmak istiyorsun? Sen bir konser vereceksin ve onların takdirini kazanmak istiyorsun. Bilmelisin. Ben çok dinliyorum, ne meşhur, ne değil bakıyorum… Elektronik, house müzik... Chet Faker mesela çok seviyorum. Dubstep dinliyorum. Zeds Dead diye grup var onu dinliyorum. Dubstep çok ilginç gelmişti ilk önce. Zaten ilginç bir tını var. Yeni bir tını vardı, insanlar çok sevdi onu. Popta çok büyük gelişme olarak sunuldu. Sürekli tempoyla oynanıyor. Birdenbire şaşırtıcı şekilde tempo değişiyor. Güzel geliyor bana.”

KEŞKE YİNE YARDIM OLSA...
İlk yılını okumaya hazırlanırken, son dakikada burs için ona yardımcı olacak kişinin kriz nedeniyle vazgeçmesi onu zor durumda bırakmış. Indiegogo kampanyasına da öyle başlamış. “Cem Yılmaz’a bile mail atmışımdır” diyor. Ağustosta ikinci yılı başlıyor: “ABD’de okumak haliyle beni aşan bir şey. Yine burs yardımı almaya çalışıyorum. Bulsam çok güzel olur.” (Hürriyet)