Kimsenin koleksiyonunu finanse edecek değiliz

Kimsenin koleksiyonunu finanse edecek değiliz
Kimsenin koleksiyonunu finanse edecek değiliz
Türkiye'nin tek fotoğraf galerisi Elipsis 6 Aralık'ta kapılarını kapatıyor. Galerinin sahibi Sinem Yörük, parasını ödemeyen, öldürücü pazarlığa giren, gidip aynı sanatçıyı yurt dışından alan koleksiyonculardan dertli: "Ben bu kişileri sanatı seven insanlar olarak görmüyorum!"
Haber: CEM ERCİYES - cem.erciyes@radikal.com.tr / Arşivi

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN
Türkiye ’nin tek fotoğraf galerisi Elipsis, 6 Aralık’ta kapılarını kapatacak ve sanat tarihimizde yerini alacak. Türkiye’de çağdaş sanatın yükseldiği bir dönemde 2007 yılında sadece fotoğraf sergileyen bir galeri olarak açılmıştı. Galerinin sahibi Sinem Yörük, mekanı kapatıp bir süreliğine Londra’da yaşamayı planlıyor. Kendisiyle son sergisi Düşünmen Yetmez’in sürdüğü galeride buluştuk geride kalan yedi yılı, çağdaş fotoğrafı ve galeriyi neden kapattığını konuştuk.


2007’de Elipsis’i açarken ne hayal ediyordun?
Fotoğraf sanatının yanlış düşünüldüğü bir ortamdı, üçüncü sınıf bir sanat formu olarak görülüyordu ve bu da beni üzüyordu. Bu algıyı değiştirmek gerekiyordu. Yanlış algının fotoğrafa ulaşamamaktan kaynaklandığını da düşünüyordum. Sadece fotoğrafı anlatan, onun üzerinde duran bir mekanla bu durumun değişebileceği fikriyle yola çıktım. 2000’lerin ortalarında o kadar çok çağdaş sanat galerisi yoktu, olanlarda da bir ya da iki fotoğraf sanatçısı vardı ve yılda belki bir kez fotoğraf gösteriyorlardı.

Sen galeriyi açtığında edisyonun bile ne olduğunu bilmiyorduk ve öğrenmeye çalışıyorduk. Bugün yılda bir ikiden çok daha fazla fotoğraf sergisi açılıyor daha fazla sanatçı bu alanda çalışıyor. Buna senin katkın olduğunu söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz sanırım. İnatla bunu yapınca başkaları da burada bir şey var ve üstüne gitmek gerek diye düşünüyor.

Galeriyi ilk açtığında nasıl reaksiyonlar almıştın?
Aslında çok karışıktı. Fotoğrafın bir sanat olmadığı ya da edisyon kavramının Türkiye’de asla oturmayacağı gibi olumsuz reaksiyonlarla da karşılaştım. Hatta bunun benim üstüme vazife olmadığını söyleyenler bile oldu… Ama neticede bildiğim medyum bu; çok rahatlıkla içinde büyüdüm diyebilirim. Türkiye’de bir genç kuşak var ve onların kısa sürede kendini gösterebilecekleri bir ortam olması gerekiyor. Ben de bunun için uğraştım.

Galeriyi kimlerle açtın?
Yabancı sanatçılar arasında Isabel Munoz, Michael Wolf, Michael Kenna… Türk sanatçılardan Ahmet Ertuğ, Serkan Taycan… aslında herkesle başından beri çalıştım. Hatırlarsanız Edisyonlar başlıklı sergiler açıyorduk. Bizim temsil etmediğimiz hatta kimsenin temsil etmediği ama dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm sanatçılardan oluşuyordu. Oradan birçok sanatçı başka galerilerle çalışmaya başladılar daha sonra, bu da benim için sevindirici oldu.

Türkiye’de fotojurnalizmin, Magnum ekolünün egemen olduğu bir fotoğraf anlayışı yaygındı. Bugün çağdaş fotoğraf önemli bir yer tutuyor. Peki ikisinin arasındaki fark nedir?
Çağdaş fotoğrafın içinde belgesel önemli yer tutuyor. Bu performatif bir şey de olabilir uzun soluklu bir belgesel de olabilir. Ama fotojurnalizm daha keskin, tamamen o güne ait, haber değeri, içeriği taşıyan bir şey. Aslında işin ilginci fotojurnalizmin bugünlerde sanata daha yakın olduğu görülüyor. Çünkü onların da çalışma şekilleri değişti. Tabii cep telefonuyla çekilen görüntülerin de haber için kullanılıyor olması, hatta haber ajansları tarafından bile servis ediliyor olması bir şeyleri değiştirdi. Haber fotoğrafçıları yine de farklı çalışıyor hala. Açık edisyon olsun, almak isteyen herkes alsın diye düşünüyorlar. Ama yine de ayrım yapmak zor. Fine-art fotoğraf, çağdaş fotoğraf gibi tanımlar, sokak fotoğrafçılığı, manzara, portrecilik gibi türler hep iç içe geçti artık ve bugün böylesi tanımları pek kullanmıyoruz işin aslı.

Yani fotoğraf fotoğraftır, diyorsun.
Aynen öyle. 

Dijitalin gelmesi, cep telefonuna girmesiyle birlikte herkes hiç durmadan fotoğraf üretiyor. Etrafımızı kuşatan milyonlarca imgeyle burada galeri duvarına asılan çerçevelenmiş imge arasındaki fark ne peki?
Bunun üzerinden konuşmak günler aylar sürer. Çağdaş sanat nedir ki o zaman? Güzel sanatlar okulundan mezun olanlar kaç kişidir, çağdaş sanat uğraşısını hayatının bir parçası yapan, sürekli olarak üreten ve bundan artık vaz geçmeyecek olanlar kaç kişidir? Biraz ona bakmak gerekiyor. Ben sanatçı kimdir, değildir meselesinden kaçınıyorum. Bir yandan da fotoğraf daha kolay bir iş gibi anlaşılıyor. Birisi deklanşöre bastığı anda fotoğraf çektim oldu diye düşünüyor ama asla böyle değil. Önce düşünmek, kavramı kafada geliştirmek onun peşinden gitmek gerekiyor. Gittiğin yerde hava koşulu uygun mu, çekmeli mi çekmemeli mi bir sene daha mı beklemeli gibi inanılmaz faktörleri hesap ederek bir şey üretmek bambaşka bir şey. Fotoğrafçıların da diğer sanatçılar gibi geçimini sağlamak için faklı işler yaptıkları, ticari çekimler yaptıkları oluyor ama bunun onların sanatına bir zararı yok. Fakat bir iş adamısın safariye gittin, bol fotoğraf çektin, sergi de açtın, kitap da yaptın… kusura bakmayın ama sanatçı olmuyorsunuz.

Bizdeki sanatçılar arasında ne tür temalar gözde ne tür işler yapılıyor?
Sanırım kentsel dönüşüm fazlasıyla gözde. Ve tabii insan, yaşam. Görsel günlük şeklinde karşımıza çıkan çalışmalar, hayatın zorlukları iç dünyalar ne oluyor ne bitiyor… biraz senin yorumuna kalmış; bir şeyler gösteriyor ve ama göstermiyor… Bir ara mimari fotoğraf çok ağır basıyordu ama şu an bunun ötesinde daha sosyolojik bir tarz var.

Peki fotoğraf alanlar kimler, onların zevki, tercihleri nasıl?Fotoğraf alan demeyelim de çağdaş sanat alan diyelim. Bizde sadece fotoğraf alanların sayısı üç dört kişi. Tercihler ise değişken. İstanbul ufak bir ortam olduğu için kolayca trendler oluşuyor. Buna göre alım yapan da çok var.

Sanatçılarını yönlendirdin mi, böyle çalışın şöyle çalışın dediğin oldu mu?
Sanatçılarla birinci olarak güven üstüne bir ilişki kurmaya çalıştım. Sanatçıyı ve sanatını korumak üzerinden gitmek gerekiyor. Tabii koleksiyoncuya da sorumluluğun var. Bir sanatçıyı satarken ona inandığınızı, geleceği olduğunu söylüyorsunuz. Koleksiyoncu da birkaç sene sonra o sanatçıyı yine üretirken görmek ister. Sanatçılara çalışırken tabii ki müdahale etmek doğru değil, ama sanatçı bir sıkıntıyla karşılaştığında ya da ne bileyim bir açmaza düştüğünde bir şeye karar vermesi gerektiğinde galericisiyle konuşabilmesi önemli. Fotoğrafın bir edit prosesi vardır. Boyutu, edisyonu, kağıdı vs. özellikle o süreçte birlikte çalışıyoruz sanatçılarla. Bu önemli, çünkü kafanızda bir şey hayal edersiniz ama teknik olarak mümkün olmayabilir.

Bir de ‘büyük iyidir’ var. Çağdaş fotoğrafta böyle bir şey yok mu? Büyük basarsan güzel görünür.
Evet, öyle bir şey vardı. 90’larda başladı 2000’lerle bitmeye başladı. Artık eskisi kadar etkili değil, hatta ‘küçük güzeldir’ döneminde olduğumuzu bile söyleyebilirim. Tabii ki bazı iş vardır ki onun anlatmaya çalıştığı hikayeyi, korkutuculuğunu anlatabilmesi için kudretli olması dolayısıyla büyük olması gerekir. Ama bazı iş vardır, o kadar narindir ki ufak olursa içine girersiniz ve o dünyayı hissedersiniz; o da onu gerektirir. Dolayısıyla bazen bazı durumlarda sanatçıları inatla küçültmeye ya da büyütmeye uğraştığımız çok olmuştur ama nihai karar sanatçınındır...

Edisyon sayısını nasıl belirliyorsunuz? Bir fotoğraf en az kaç, en çok kaç edisyon olmalıdır?
İstersen 50-100 edisyon da olur. Ama ne kadar çok basarsan bu artık pahalı bir postere dönüşmeye başlar. Normlar genelde birle on arasındadır. Bazısı 3 yapar bazısı 5, bazısı 6. Bu belki uğurlu sayı filan olabilir. Bazı sanatçılar birkaç farklı versiyon yapar. Yani farklı boyutlarda basılır fotoğraf. Büyüdükçe edisyon sayısı azalır. Mesela üç farklı boyuttan en büyük 3, orta büyüklük 5 en küçüğü 10 adet olabilir. Küçük olan daha ulaşılabilir bir iş olur…

Peki edisyonun garantisi nedir? Ya fotoğrafçı tekrar basarsa?
Her iş artık sertifikalıdır. Eserin kaynağı, geçmişi önemlidir. Galerilerde her şey kayıtlıdır, eserin tarihçesi vardır. Eğer bir eserin sertifikası yoksa, numarası vs. yoksa zaten bir sorun var demektir. Sanatçı kendisi iş basabilir yeniden, teknik olarak mümkün ama sertifikası olmadığı için bir değeri olmaz. Bu edisyon işi 1950’lerde Amerika’da başladı ve çoktan kabul görmüş bir sistem. Eğer bir sanatçı ola ki daha önce belirtmiş oldukları şeyin dışına çıkarsa kendi itibarını fena halde tehlikeye atar; galeri, koleksiyoncu ciddi müzayede evleri sırtını döneceği için bunu kimse yapmaz. Tabii edisyonsuz çalışan sanatçılar da var, mesela Magnum sanatçıları. Bazen bir eski fotoğrafı yeniden basarlar ama orada da eski baskı olan, ‘vintage’ kabul edilen daha değerlidir. Diyelim ki Ara Güler’in Allah fotoğrafının 60’larda karanlık odada bastığı ile iki sene önce bir sergi için ürettiğinin değeri bambaşka olur.

Şimdi şöyle bir durum var, bir fotoğraf galerisinde bir grup sanatçı var ve onları çağdaş sanatçı diye de tanımlayabiliyoruz. o zaman fotoğraf sanatçısı anlamsız bir şeye dönüşmüyor mu?
Tabii dünyadaki tartışma da biraz böyle bir şey. Fotoğrafın sınırları nedir, nereye gidiyor, sınırlara gerek var mı? Dünya bunu tartışıyor. Bizim Türkiye’de bunları tartışmak için kırk fırın ekmek yememiz lazım, biz daha edisyonu tartışıyoruz… Mesela Metehan Özcan, sadece fotoğraf çalışmıyor kağıt, gazete gibi malzemeyi bulunmuş görsel üzerinden de çalışmayı seven bir sanatçı. Ama bu da fotoğraf olarak kabul edilebilir, tanımlarken dikkatli olmak lazım. Fotoğraf makinasız yapılan fotoğraf bile var… Ben temelinde fotoğraf olan, fotoğraf üzerinden giden sanatçılarla çalıştım, onlar için bir platform olsun istedim.

Yedi yıl içinde çalışmak isteyip de çalışamadığın sanatçı oldu mu?
Oldu, Sugimoto mesela. Getirebilsek çok güzel olacaktı ama çok yüksek rakamlar, dolayısıyla sigortası gümrüğü filan acayip.. Ben şöyle bir şey de yaşadım bir yabancı sanatçıyı benden değil de gidip New York’taki galerisinden alan insan biliyorum. Bir koleksiyonerin kendi piyasasına yapacağı en büyük kötülüktür…

Unutamadığın, gururla hatırladığın işin hangisi?
Şahin Kaygun. Geçen yıl burada açtığımız sergi önemli. Şahin Kaygun’un arşivi 20 senedir korunan kapalı olan bir şey. Ki bence çok da iyi yapmışlar yoksa dağılabilirdi. Orası inanılmaz bir hazine. O işin içine girdiğinde çocuk gibi oluyorsun. Hafif bir unutulmuşluk, onu tanımayan bir kuşak da var. Oysa kendi döneminde deneysel çalışan inanılmaz vizyonu olan bir adam Şahin Kaygun. Fotoğraf camiası onu tamamen aforoz etmiş ama kimin umurunda. Aslında inanılmaz bir yol da açmış o dönemin gençlerine. Bugünün gençleri de buradaki sergiyi gördüklerinde inanamadılar.



Bu galeri üç mekan değiştirdi…
Kentsel dönüşüm de böyle bir şey işte…

Elipsis’in hareketi bize son on yılda İstanbul’daki galerilerin de hareketini gösteriyor. Çukurcuma, Tophane, Karaköy…
Evet, bundan sonra ya denizi aşıp öbür yakaya geçmek ya da bırakmak gerekiyordu... Aslında her mekanıma severek girdim. Tabii ki Tophane problematik bir mekandı. Çukurcuma sevdiğimiz bir mekandı. Oradan çıkmak zorunda kalınca bizim baskı atölyesine yakın olması için Tophane’de yer baktık. Giriş katı olmadı ama geçici süreliğine bir yere girdik. İki sene sürdü. Sonra buldum ve geldik. Yeni bir yere geçmek her zaman çok güzel bir his. Ama her mekan inanılmaz da bir maliyet ve bunun da karşılığını almak gerek.

Elipsis bunun karşılığını alamadığı için, tamamen maddi sebeplerden dolayı mı kapanıyor?
Evet tamamen maddi. İlgisizlik, insanların umursamaz tavırları. Satış yapılmıyor mu yapılıyor, fotoğraf satılmıyor mu satılıyor ama benim problemim diğer bütün çağdaş sanat galeriyle aynı. İş satıyorsunuz paranızı alamıyorsunuz. Beş ay sonra sekiz ay sonra para almak ne demek? Kabul edilebilir bir şey değil. Yıl sonunda bakıyorsun bizim elde var sıfır, koleksiyoner ise beş tane daha esere sahip olmuş. Ben onun koleksiyonunu finanse edecek güce sahip değilim. Bu insanlar duruş olarak da maddi olarak da belli bir yerde insanlar, böyle bir şeye ihtiyaçları yok ama bu böyle de sürmez. Nakit akışı olmazsa nasıl dönecek? Bu bizim için hobi değil, bir iş bu.

Bir de çok fena pazarlık ediyorlar anladığım kadarıyla. Artnews röportajında tekrar tekrar üstünde durmuşsun…
Evet o da ayrı bir konu. Ben zaten öyle fena pazarlıklara girmiyorum. Hep de söyledim, benim bahsettiğiniz indirimleri yapmam mümkün değil çünkü fiyatlarımızı da fazla artırmıyoruz. Dolayısıyla ben bu kişileri hiç sanatı seven insanlar olarak göremiyorum. Eğer ben yüzde otuz indirim yapabiliyorsam zaten seni enayi yerine koymuşum, fiyata yüzde otuz koymuşum demektir. O rakam da hemen ağzımdan çıkmış, vermişim. Olur mu böyle şey.

Peki şimdi ne olacak? Bazı sanatçıların galerisiz kalacak, onlar ne yapacaklar?
Şu noktada biraz onların da tercih ettiği bir şey sanırım. Herkes için bir dönüm noktası olacak. Her biri birkaç solo sergi çıkarttı. Şu noktada bu dönüm noktasında gidip farklı yerlerde hem kafa dinlemeye hem yeni bir projeye başlamak için farklı bir gözle bakmak onlar için de iyi olacaktır bence. Tabii ki bu hepimizi üzen bir karar filan ama sonra hazmetmeye başladığında, neyin ne olduğunu gördüğünde ‘Ben bir süre bir galeriyle olmamayım. Biraz gezineyim, başka bir şeyler yapayım” diye düşünmek sanatçılar için de verimli bir sonuç verecek.

Senin tanıttığın sonra başka galerilere geçen sanatçılar da olmuştur.
Hayır. Ben bu konuda çok şanslıyım. Çok teklif eden oldu ama hiçbiri gitmedi. Dediğim gibi güven önemli, aynı misyona inanmak ve sanatçının kendi çıkarının gözetildiğine inanması çok önemli…