Kırmızı bir cinayetin dansı

Kırmızı bir cinayetin dansı
Kırmızı bir cinayetin dansı

Talin Büyükkürkciyan,?ın gösterisi Fransız Kültür Merkezi?nde yapıdı. FOTOĞRAF: ÖMÜR ŞAHİN

Önceki gün üç yıl önce öldürülen Hrant Dink anısına yapılan etkinliklerden biri Talin Büyükkürkciyan'ın 'Kırkıncı Kapıyı Açarsan' isimli dans gösterisiydi. Büyükkürkciyan izleyenleri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkardı
Haber: ÖMÜR ŞAHİN / Arşivi

İSTANBUL - Çok zengin bir adam bir gün çok güzel bir kadınla evlenmiş. Adamın 40 odalı bir evi varmış. Karısına buradaki 39 odanın tüm nimetlerinden yararlanabilirsin demiş. Kadın ertesi sabah, başlamış kapıları açmaya... Bir, iki, üç... Odalardan paha biçilmez mücevherler, benzersiz kıyafetler çıkıyormuş. 39 odanın da kapısını açan kadın, dayanamayıp 40’ıncıyı da açmış, ama ne görsün? Odanın duvarlarında kesik kadın başları asılı. Akşam kocası gelmiş. 40’ıncı odanın da açıldığını görünce, kadını odaya çağırmış ve duvardaki boş alana kafasını yerleştirmiş...

40’ıncı odada birikenler
Bir arkadaşımın söylediği “Bir duduk sesi duyan her Ermeni’nin mutlaka içi burkulur. O ses 40’ıncı odamızda biriktirip, üzerine kilit vurduğumuz hikâyeleri anımsatır çünkü” sözleriyle, çok daha kolay anlamlandırabildiğim bu hikayeyi önceki gece Fransız Kültür’ün sahnesindeki Talin Büyükkürkciyan anlattı izleyenlerine. 19 Ocak 2007’de sırtından vurularak öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için, Fransız yazar Charles Perrault’nun bir masalından esinlenerek tasarladığı ve Ermenice türkülerle bezediği dans gösterisi ‘Kırkıncı Kapıyı Açarsan’la küçük bir kız çocuğu masumluğunda anlatıyordu kendi ve kendisiyle aynı tarihe sahip insanların hikâyesini. Yazının bundan sonrasında Talin diye anılacak olması da bundan.
Talin  kırmızı bir pantalon ve kırmızı batik bir bluzle karşımıza geçti, birkaç dakika süren ve bir süre anlam veremediğimiz vücut hareketleri bizi kırmızı üzerine düşüncelere daldırırken, vücudun bütün uzuvlarına tek tek yabancılaştırdı, bütün ve parça ikiliğini anlatıyordu... Derken arkadaki perdede eski oldukları anlaşılan fotoğraflar belirmeye başladı. “Bu benim anneannem” dedi Talin. “Bu da dedem”, “Soldan üçüncü babam, 23 Nisan müsameresinde. Burada da bir çocuğun vaftiz annesi babası olmuşlar, annem ve babam. Burada da babam kilisede...” Herkesin evinde olan, sıradan bir aile albümüydü... Tüm fotoğrafların bir ortak noktası vardı: Hepsi Anadolu topraklarında çekilmişti. “En sevdiğim zamanlar paskalyalardı; çünkü kırmızı kıyafetler giyerdim” deyince, şu kırmızı üzerine daldığımız düşünceleri genişletti.

Ali topu Agop’a at
Ve kırmızı bir rulo bant aldı eline. Yere Hrant Dink’in cansız bedeninin çevresine tebeşirle çekilen resmi çizdi. “Siz aynı beden içinde iki kişi olabilir misiniz? İki kişilik sevebilir misiniz?” diye soruyordu, resmin içinde gelip-giderken. Sonra ürkütücü bir sükûnetle, bantları söktü ve top yaptı. Şimdi oyun zamanıydı. “Haydi bir oyun oynayalım, topu tutanlar ismini söylesin” Şu güzel kitabın ismi gibi Ali topu Agop’a atıyordu gerçekten. Sonra benle başlayan cümleler, sevdiğimiz şeyleri anlatan cümleler. Kulaklarımız sağır olsa da duymasaydık dediğimiz o cümle ise, sevmediklerimiz söylenirken geldi: “Ben çok sevdiğim birinin sırtından vurulmasını hiç sevmiyorum.”