Kitabın makûs talihi...

Bizim gazete güzel kitap ekini vermeye başladığından bu yana yeniden düşünüyorum:
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İSTANBUL - Bizim gazete güzel kitap ekini vermeye başladığından bu yana yeniden düşünüyorum: Kitap ve genel olarak okuma işini Türkiye önemsemiyor. Bu ülkede hiçbir kesimin sorunu değil bu katmerli olgu. Ne aydınlar daha soyut bir düzeyde, ne eğitim kurumları daha somut ilişkiler içinde ne de kitap yayıncıları işin kendine özgü mantığı içinde bakıyor meseleye. Kitap da okuma da cami avlusuna bırakılmış çocuktan daha kötü bir durumda.
Okuma öğrenilir, öğretilir
Oysa okuma ancak zor olduğu kadar da yoğun çabalarla edinilen bir beceridir. Çok özel bir dürtü söz konusu değilse (bakın, o bile bir tahrik unsuru) insan kendiliğinden okumaz; hele bu okuma binlerce, yüzbinlerce sayfanın okunmasıysa hiç olmaz. Bunu bildiği için, iyi eğitim kurumları okuma becerisini
kazanabilsin diye farklı düzeylerdeki öğrencilere ayrı ayrı yöntemler uygular. Bu, ilkokuldaki okuma yöntemi de farklı olacak demektir.
Kaldı ki, salt okuma zevki için okumakla yazınsal okuma ve akademik okuma da ayrı ayrı şeylerdir ve tekrar edeyim bu, öğretilen, öğrenilen bir süreçtir. Bu kadarı da tek başına yetmez. Eylemli (aktif) okumayla edilgin (pasif) okuma farklıdır. Okunacak malzemenin seçimi başlı başına bir iştir...
Oysa, Türk eğitim sistemi bunların hiçbirisini dikkate almaz. Çünkü, bu eğitim anlayışı çözümlemeci (analitik) değildir; ondan kaçınan bir ezberciliği dayatır. Bu itibarla da okumayı ve öğrencinin farklı kaynaklardan yararlanarak kendi bireşimini oluşturmasını öngörmez. Herkesin aynı şeyi 'bellediği' o totaliter yaklaşımın içinde çırpınıp durur. Aynı şey hemen hemen hiç farklılaşmadan üniversite düzeyinde de sürer. Öyle olunca da okuma hiçbir düzlemde öğrenilmez.
Ne var ki, en büyük kısmını bu oluştursa da sorun sadece bu kadar değildir. Kitap yayıncılığı ve sektörünün de bu konuda bağışlanmaz ihmali vardır.
Kitap yayıncılığı, Türkiye'de, birkaç önemli 'numune' dışında ne yaptığını bilmeyen, kendisini önemsemeyn, amatörce yapılan bir iştir, ne yazık ki! Sermaye söz konusu olmamıştır bu alanda. Dolayısıyla da asla bir sanayiye dönüşememiştir. 'Tezgâh' düzeyinde kalmıştır. Kitap yayıncılığını oluşturan birimlerin tümü bu niteliktedir. Matbaa böyledir, ciltçilik böyledir, dağıtım böyledir.
Yayınevleri atıl kalıyor
Zaman zaman büyük denebilecek sermayenin piyasada boy göstermesiyle ortaya çıkan yayınevleri de yayıncılık politikası nedeniyle atıl kalmıştır. Türkiye, Batı-Doğu kültürünü oluşturan klasiklerin ancak yüzde 10'unu, o da kırık dökük çevirmiştir. Bırakın bunu, kendi geçmiş birikimine (19'uncu yüzyıla bile) iyi düzenlenmiş baskılarla ulaşması hayaldir.
Tüketim kültürünün ve o alandaki kapitalist ilişkilerin bu düzeye geldiği bir dünyada Türkiye'deki yayınevi reklam yapmaz. Bastığı kitabı duyurmaz. Okurun ondan haberdar olmasını bekler. Bu iki anlama gelir. Bir, kitabın yayımlandığını insanlar birbirine duyuracak, iki, her kitap sadece ilgili izler çevreye yönelecektir.
Böylece her kitabın ancak 500 doğal okuru olacak, her kitap en çok o kadar satılacaktır. Oysa duyuru o 'doğal' okuyucunun dışında insanları okumaya, o kitaba ilgi göstermeye 'icbar' eden bir süreçtir. Yayıncılık, okur kazanmayı bilmez de, düşünmez de. Yayınevi kitabı dağıtmaz. Bir süre sonra da mukadder olan gerçekleşir, yayınevi batar, kitaplar kaldırıma düşer, hamur olsun diye hurdacıya gider. Bunlar 1950, 60'larda da böyleydi, bugün de böyle. 65 milyonluk nüfus en çok bin basan kitaplarla oyalanıyor; gazete satışları malum, dergi kalmadı, kültür yaşamı magazinleşti.
Tartışma ne için?
28 Mehmet Çelebi, Seyahatnamesi'nde çocuk kralın kendisini elinden tutup kitaplığa götürdüğünü yazar. Bizim o yıllarda (1720'ler) saraylarımızda, gündelik hayatın yaşandığı mekânla iç içe geçmiş kitaplıklarımız yoktu. Felsefemiz olmadığı için okumayla hayatı, özdeşleştiremedik; çünkü, bizim burjuvazimiz olmadı, onun iktidar mücadelesi yaşanmadı, bilgi, hayatı dönüştürecek bir gereksinim haline gelmedi! Evlerimizde yerleşik kitaplıklar bulunmuyor. Mahallelerde hizmet veren kütüphaneler kuramadık. Kitap ve okuma kulüpleri yapamadık. Kitaplı uygarlığı gerçekleştiremedik. Bütün bu tartışmalar ne içindir bilir misiniz? Günde ciddi olarak iki saat okuyan, bunu 65 yıl sürdüren bir insanın 'hatmedeceği', ortalama 250 sayfalık kitap sayısı topu topu 2000'dir.
Onun içindir!


    ETİKETLER:

    Türkiye

    ,

    İstanbul