Kitlelerin afyonu nostalji

Daha önce bir Türk müziği hanendesi 'Nostalji' isimli bir albüm çıkarmış, çok sattığını görünce işi
'nostalji dizisi'ne dökmüştü.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İSTANBUL - Daha önce bir Türk müziği hanendesi 'Nostalji' isimli bir albüm çıkarmış, çok sattığını görünce işi
'nostalji dizisi'ne dökmüştü. 1960, 70'lerde okunan parçaları yeniden 'yorumluyor'du. Müzik dilinde 'cover' denilen bu çalışmanın bizde 'nostalji' diye anılması daha o zaman ilgimi çekmişti. (Öte yandan, Osmanlı müziğinin 'nostalji' kavramıyla birlikte düşünülmesi başlı başına bir meseledir.)
Geçen haftalarda bu nostalji kervanına yeni bir halka daha eklendi. NTV Radyo, eskiden 'icra edilmiş' radyo oyunlarını, kaydedildikleri bantları temizleyerek yeniden yayımlamaya başladı. Moda dünyasında zaten 1970'lerin rüzgârları esiyor. Derken, o dönemi anlatan bir kitap eni konu ilgi topladı. Peki, nedir bu nostalji 'telaşı', nereden kaynaklanıyor?
Hafızanın yeniden keşfi
1980'lerde düşünce dünyasının temel tartışma konusu moderniteydi. Modernitenin, kendisini sanattan siyasete her alanda gösteren otoriter, ayıklamacı, disipliner yaklaşımı yavaş yavaş ortadan çekiliyor, yerini daha özgürlükçü açılımlara bırakıyordu. Merkezi ve bürokratik devlet özellikle SSCB'de zayıflamıştı. Oysa o devlet anlayışı, otoriter modernitenin en önemli uygulama aracıydı.
Devlet bürokratik ve siyasal seçkinleri aracılığıyla ve parti mekanizmasını bir aygıt olarak kullanarak toplumun nasıl olması gerektiğine karar veriyordu. Bu karar eğitim sistemi ve devlet denetimindeki kültür politikaları kullanılarak uygulanıyordu. Bütün bunlar belli bir kimlik oluşturma sürecinin bir aşamasıydı.
O nedenle geçmişle bağlar koparılıyor, insanların da, toplumun da belleği siliniyor, tarih, sosyal mühendisliğe soyunmuş 'o' devletle başlatılıyordu. Sovyetler Birliği'nin iflası bu modelin sonunu getirdi. Toplumlar devletin benimsetmeye çalıştığı kimlik anlayışını reddetmeye koyuldular. Hafızalar yeniden keşfedildi, geçmişle olan bağlar yeniden kuruldu. Kültürün kopuşlarla değil, bir süreklilikle ve eklemlerle oluştuğu yeniden hatırlandı. Bu süreç, bütün dünyada geçmişe özlemi tahrik eden ve onu kullanan nostalji kavramına dönüşün başlangıcı oldu.
Türkiye bu tarihin iki evresinden de nasibini almış bir ülke. Cumhuriyetle birlikte başlayan modernite tarihimiz bize seçkinci, ayıklamacı bir yüksek kültürün tek doğru olduğunu öğretmekle kalmadı. Geçmişin kirli, unutulması gereken bir birikim olduğunu da sürekli vurguladı. Bu amaçla cumhuriyet alfabe değişikliğinden kılık kıyafet değişikliğine kadar her alanda yeni düzenlemelere giderken, var olan belleğin yıkılmasına özellikle dikkat etti.
1980'lerin ortasından itibaren dünyada yaşananlarsa işin ikinci kısmını hazırladı. Gelişen burjuvazinin doğal tepkisini ve gücünü de yanına alarak, bu dönem, kentten yemek kültürüne, etnik ve dinsel kökene kadar her alanda bastırılmış olguları öne çıkarma yoluna gitti. Böylelikle geçmişi yeniden keşfetti. Burjuvazinin henüz taşrayla olan bağları bu oluşumu ayrıca destekleyip güçlendirdi. Nostalji aslında bu hareketin ateşlediği bir ivmeydi, fakat işin daha ilginç bir yanı da vardı: Popüler kültür.
Bütün bu dönem ve ortaya, açığa çıkardığı olgular, özelikler bir seçkinci (elitist) kültürün toplumsal plandan silinmesini sağlamak amacını taşır. Belki demokratik olmayan bir anlayışla ortaya koyulmuş modernizm anlayışı ve ona içkin seçkinci kültür bu yoldan aşılırken kitlenin tercihini yansıtan, işlenmemiş, tepkisel ve ortalama değerlere dayalı kültürel birikim bir tepki mantığıyla kendisini gösteriyordu.
Gazino, futbol sahası ve radyo-televizyon üçgeni üstüne oturmuş bu kültür, ürettiği dilden ve sembollerden öte doğrudan doğruya tercihleri itibariyle de bir tepkiyi dışa vuruyordu. Ne var ki, bu kültür özgünlüğü reddediyor, deneyselliğe bütün bütüne kapanıyor, sadece daha önce üretilmiş ve belli oranda kabul görmüş kodların yeniden
üretilmesine olanak veriyordu.
Bilineni dile getirmek
Bu yüzden de sadece bir tekrar, çoğaltma ve dolayısıyla da bir tür kitle üretimi anlayışına yaslanıyor, hatta onları bir yöntem olarak kullanıyordu. İşte, Muazzez Ersoy'un yaptığı da, NTV Radyo'nun yaptığı da buydu: Aynen icra etmek, olabildiğince özgünlükten kaçınmak, bilineni dile getirmek. Bunun bir adım sonrasıysa kiçti.
Şimdi iki şeyi söylemek gerekir. İlki, bu, demokratik bir olanak gibi dursa da demokratik olamayacak bir açılımdır. Çünkü, kitlenin tepkisine dayalı bir gelişmedir. İkincisi, hep anılan espriyi anımsamanın zamanıdır: Hani, bir senfonik müziği cebren dinlemek zorunda bırakılan vali, o kentin o güne dek böyle bir zulüm görmediğini söylemişti. Peki, her gün aynı şeylerin, yıllar geçse bile tekrarına maruz kalmak, bunun doğru olduğunu söylemek, bu kolaycılığa, ucuzluğa teslim olmak da bir zulüm değil mi?
Galiba o meşhur sözü biraz değiştirerek söylersek her şey yerli yerine oturacak: Popüler kültür, kitlelerin afyonudur!


    ETİKETLER:

    Futbol

    ,

    Türkiye

    ,

    İstanbul