Koleksiyoner, pardon 'patron' böyle buyurdu!

Koleksiyoner, pardon 'patron' böyle buyurdu!
Koleksiyoner, pardon 'patron' böyle buyurdu!
Karaköy'deki Space Debris'de açılan 'Patron'un Deneyi' adlı sergi, koleksiyoneri 'patron' olarak konumlandırıyor ve bu sayede varolan sanat piyasasının puslu kalmış dinamiklerini su yüzüne çıkarıyor. Koleksiyonerin, yani 'patron'un sanatçı olarak C.M. Kösemen'i tercih ettiği bu sergide yalnızca duvarlardaki eserler değil, sanatçı ile koleksiyoner arasında yapılan kontrat, hatta fikrin aslı da bir sanat eseri niteliğinde!
Haber: YASEMİN ELÇİ - elciyasemin@gmail.com / Arşivi

Karaköy’deki Space Debris’de açılan ‘Patron’un Deneyi’ adlı sergi yalnızca sanatsal bir deney değil, aynı zamanda sanatı psikoloji, ekonomi hatta bazı dini göndermeler üzerinden inceleyerek sorduğu soruların çeşitliliğile öne çıkan bir proje. Sanatçıyı diğer meslek kollarıyla eşit tutarak, koleksiyoneri ‘patron’ olarak konumlandırıyor ve bu sayede varolan sanat piyasasının puslu kalmış dinamiklerini su yüzüne çıkarıyor. Mutlak cevaplar sunmuyor; fakat sıra dışı bir kurgu içinde hali hazırdaki cevapları sorgulamaya zorluyor insanı. Bu sergide yalnızca duvarlardaki eserler değil, sanatçı ile koleksiyoner arasında yapılan kontrat, hatta ( bugün karşımıza çıkan birçok çağdaş sanat eserindeki gibi) fikrin aslı da bir sanat eseri niteliğinde...

Detayları duyunca muhtemelen ilk tepkiniz sanatçıya acımak, patrondan tiksinmek, kontrattan şüphelenmek, videoyu da merak etmek olacak. Fakat bu otomatik yargılar, yine ‘çağdaş’a uyumlu bir şekilde, işin içine girdikçe yerini farklı duygu ve analizlere bırakacak. Sevip sevmemek, anlayıp anlamamaktan ziyade kimin tarafında olduğunuzu yeniden seçmek, hatta tarafların kılıflarını sıyırmak zorunda kalacaksınız.

‘PATRON’ ŞÖYLE BUYURDU!
İsmi gizli kalacak bir koleksiyoner, bir sanatçıya şöyle bir kontratla gidiyor: 6 Aralık 2014 gecesi, dolunayı görür görmez, saat tam 00:01’de işe başlanacak. Sanatçı, yalnızca resim malzemeleri, bir sandalye ve bir litre su bulunan izole bir stüdyoda gün batımı ile gün doğumu arasındaki saatlerde, 80 desibelde (çok yüksek!) arka arkaya çalan StadiumX’in ‘Howl At The Moon’ adlı (rahatsız edici) şarkısının altı dakikalık orijinal mix versiyonunu dinleyerek iş üretecek. Bunun için de günde dört saatten, en az üç, en fazla yedi gün zamanı var, artık ne kadar dayanırsa... Sanatçıya şarkı başına (demektir ki altı dakika başına) dokuz dolar ödeme yapan ‘patron’ şarkıda geçen “A warm blooded beast with a beautiful smile” (Güzel gülüşlü, sıcak kanlı bir canavar) sözlerinin eserlerde yorumlanmasını talep eder. Bu da yetmez; güvenlik kameralarıyla gözetlenen sanatçının her saniyesi kayıt altına alınarak, ortaya çıkan tüm eser, eskiz ve video kayıtlarının hakları patrona ait olacaktır.


Bugün tüm bunlar süreçle uyumlu bir şekilde sergileniyor: Eserler çerçevesiz, başrole konumlanmış kontrat ise çerçeveli. ‘Howl At The Moon’ sanatçıyla empati kurduracak şekilde sürekli tekrar ediyor; bir yandan da sanatçıyı gözetler gibi kaydedilmiş video görüntülerini izliyoruz.

Koleksiyonerimiz, nam-ı diğer ‘patron’, C.M. Kösemen’in bu proje için en uygun isim olduğuna karar verip ona teklif götürmüş. Aslına bakarsanız, bugüne kadar sanatçı olduğu kadar bilim adamı ve araştırmacı kimlikleriyle de karşımıza çıkan C.M. Kösemen, tam da doğru adres. Sürekli seyahat ederek dünyanın ücra köşelerinde, sahipsiz adacıklarda, dört duvar stüdyodan çok uzak koşullarda resim yapmayı seven Kösemen, aynı zamanda kavramsaldan ziyade figüratif yapıtlar üreten bir sanatçı olarak eserlerin proje fikriyle yarışmasına engel oluyor. Üretim sürecinin sıkıntısı da yaratıcılığını tetiklemiştir şüphesiz.


‘Patron’un Deneyi’ ile Jeremy Bentham’ın ‘Panoptikon’unu, Sufizm’in çilehanesini veya vahşi kapitalist dünyayı karşılaştırabiliriz... Ya da daha samimi ve gerçekçi bir okuma yapıp,bu sanat deneyinin hali hazırdaki sanat deneyimi olduğunu itiraf edebiliriz.

Kendini İngilizceden hatalı çevirisiyle ifşa eden ‘patron’, aslında Türkiye’deki (İngilizcedeki ‘The patron’un doğru çevirisi olan) hami eksikliğine, koleksiyonerlerin ‘patron’ tavrına vurgu yapıyor. Bilinçli bir ironi yaratarak koleksiyoner-sanatçı ilişkisinin patron-çalışan, hatta efendi-köle modellerine evrildiğine işaret ediyor. Sanatçıya verilen değerin sahip olma üzerinden kanıtlandığı bir piyasada, alıcı olan herkese ücretsiz takdim edilen ‘koleksiyoner’ rütbesi, koleksiyoner olmanın ahlaki ve entellektüel sorumluluklarından arındırılan bir grup ortaya çıkartıyor. Bu gruptan bazıları süperstar, V.I.P. ya da yetenek avcısı kimliklerine bürünerek ‘parasını bastırarak’ ya da ‘bunun aynısını şuna yaptırarak’ marka sayılan sanatçıların eserlerine sahip oluyor. Burada ‘koleksiyoner’ ile ‘alıcı’yı ayırt etmenin en basit yolu ise şu sorulardan geçiyor: “Ne niyetle alınıyor? Tutku bunun neresinde?”


‘Patron’un Deneyi’ aslında yıllardır devam ediyor, bu sergide ise yalnızca gerçekler, kurgu maskesiyle karşımıza çıkıyor. Beymen’den alışveriş yapar gibi, marka toplayarak koleksiyonerlik pekiştirmek bir moda oldu gidiyor. Risk almak ya da işi ‘sevmek’ nadiren bizi ilgilendiriyor. Artık bir sanatçının hangi mesele ile, nasıl bir eser ürettiğinden ziyade, onu kimin satın aldığı ile değer yaratılıyor. Sanatçının kimliği, alımı yapan cüzdanın sahibi ile bağlantılı oldukça sanatçı zaten bu projedeki rolünden pek de çıkamıyor; belirlenen absürt kurallar dahilinde, pek pazarlık payı olmayan bir meblağ için, yazısız kurallar çerçevesinde üretip durmak zorunda. Bir sanatçıya şarkı başına ödeme yapmak başta garip gelse de, santimetrekare başına eser fiyatlandırmaktan pek de bir farkı yok. Gizemli patronun bu filmi aslında gizli bir belgesel!

Sanat üzerinden rekabet edenler ve keyfiyete dayanan güç ilişkileri uzun vadede ancak bu kurgudaki trajikomik durumları yaratır. 2012 yılında Pilot Galeri’de sanatçı Burak Delier’in koleksiyoner Saruhan Doğan’dan harfiyen yerine getireceği bir sipariş istediği ‘Koleksiyoner’in Dileği’ adlı sergiyle kimi yönleriyle kesişen ‘Patron’un Deneyi’, sanatçıyı özne konumundan çıkararak güncel sanat üretimi ve piyasasındaki paradoksları tartışmaya açıyor.

Sanatçının deney süresince kapalı kaldığı mekanda sergilenecek işlerin yanı sıra, Lütfü Emre Çiçek’in hazırladığı, işlerin üretimini anlatan bir video ve Ali Şimşek’in bu deney üzerine yazdığı bir makalesi de 23 Eylül’e kadar Space Debris’de görülebilir. Space Debris: Hoca Tahsin Sokak, No: 15/1, Karaköy, İstanbul