'Köşe'lerde sığlık sarhoşluğu

Türkiye'de köşe yazarlığı sadece bugün değil, başlangıcından beri bir sorun. Yalnız sorun derken, her ne kadar sözcüğün Türkçede böyle bir anlamı varsa da bunu mutlaka olumsuz anlamda ele almamak gerekir.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Türkiye'de köşe yazarlığı sadece bugün değil, başlangıcından beri bir sorun. Yalnız sorun derken, her ne kadar sözcüğün Türkçede böyle bir anlamı varsa da bunu mutlaka olumsuz anlamda ele almamak gerekir. O nedenle 'sorunsal' diye düzeltmekte önemli bir fayda bulunuyor. Bunun böyle olması da doğal. Her şeyden önce gazeteciliğin başladığı dönemin toplumsal koşullarıyla ve gazeteciliğin o bağlamda oynadığı rolle, üstlendiği işlevle ilgili bir açılım bu.
Toplumsallık bağlamında hiçbir şeyin mevcut olmadığı bir dönemde veya döneme doğan gazete ikili bir işlev üstleniyordu. Bir yandan cemaatin bireye evrilmesinin olanağını yaratıyor, öte yandan bireylerin ortak bir bilinç geliştirmesine yol arıyordu. Bu, cemaat ruhunun sahip olduğu ortaklık duygusunun çok ötesinde bir anlayıştı ve süreci yaratacak olan öge, okumaktı.
Odasında oturup tek başına okuyan insan bir bireydi artık. Ve bu bireylerin yan yana gelmesiyle ortaya bir bütünlük çıkacaktı. Batının burjuvayla yaptığı ve bu anlamdaki (kültürel) tarihini şimdi John Gray'in yapıtlarında okuduğumuz burjuva tam da buydu.
İlk dönem gazeteciliğinin anayasacılık (meşrutiyet) tartışmalarıyla aynı dönemde kendisini göstermesi, hatta ilk dönem romancılığını meydana koyanların anayasacılık ve diğer reform girişimlerini başlatanlarla aynı insanlar olması bu dönemin daha sonraki dönemlere bıraktığı en önemli miras.
Ayrıca 1840'tan sonra toplum hayatında çok kısa sürede büyük dönüşümlerin art arda yaşanması köşe yazarının sürekli yön tayin eden birisi olarak sivrilmesini kaçınılmaz hatta zorunlu hale getirdi. O arada toplumsal dönüşüm için belirlenen model de bu oluşumu hazırlıyordu. Toplumsal değişimin yukarıdan aşağıya bir düzen içinde hazırlanması, seçkinlerin buna öncülük etmesi mevcut yapıyı pekiştiriyordu. Öncülük, onların neredeyse varoluşlarının bir parçasıydı.
Edebiyatçı köşe yazarları
Bununla birlikte Cumhuriyet'in ilanıyla 1960'lara kadar gelen döneminde bu köşe yazarlarının çok önemli bir başka özelliği de edebiyatçı olmalarıydı. Bu olgunun altında yatan önemli bir başka neden daha var: gazetecinin, bir kültür adamı oluşu. Gerçekten de şöyle bir bakılırsa, yukarıda değinilen 'seçkinlik' niteliğinden ötürü ve diğer toplumsal parametreler nedeniyle, bütün politik, toplumsal kimlik özelliklerinin yanı sıra, onlardan önce bir kültür adamıdır dönemin köşe yazarı.
Bu gerçek gerek aydın kavramının 'genel aydın'dan 'özel aydın'a kayması nedeniyle, gerekse 1960'lardan Türkiye'nin sonra içine girdiği yeni dönemlerin zorlamasıyla enine boyuna değişti. Köşe yazarı artık salt bir uzmanlık bağlamında biçimleniyordu ya da eğer genel bir temel aranacak idiyse bu, siyaset oluyordu. 70'lerde kendini gösteren aşırı siyasallaşma bu oluşumu besledi. Bu dönemin köşe yazarları, kimliklerinin genetik özelliği olan siyasetçiliği büsbütün benimseyip savunmaya başladı. Herkes bir kurtuluş reçetesi peşindeydi ve bunun tek aracı siyasetti. Yön hareketi bu gelişmenin başlangıcını hazırladı. Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri Çetin Altan, İlhan Selçuk gibi yazarlarla bunu devam ettirdi. 1980 sonrası ise 'popüler yazarlık' kavramını bu yelpazeye ekledi ki, bu da gene Türk gazeteciliğinin diğer yapısal özelliğidir. O zaman karşımıza her türlü sorunu siyaseten çözmeyi düşünen ve önerenlerle hayatı bir fantezi balonu olarak görenler 'zümresi' çıktı. Arada da 'uzman' yazarlar var; onlar sadece belli sorunlarla uğraşıyor. Bugün öyle bir yerde duruyoruz.
Bunu çok büyük bir eksiklik ve sığlık olarak görmek gerek. Her şeyden önce, 1990'lar dünyada kültürün çok önemli olduğunu bir kere daha toplumlara kanıtladı. En geniş anlamda kültür, hangi bağlamda ele alınırsa
alınsın, başlı başına bir belirleyici. Ama bütün zenginliğine ve öyle de olmasına karşın buradaki kültür kavramını toplumsal kültür olarak görmemek gerekir. Tersine, kültür, burada bir 'metafizik', bir 'felsefi' derinlik olarak beliriyor. Onu da edebiyat, felsefe ve tarihten ayrı düşünmek olanağı yok. Bunun seçkincilik diye algılanması gerekmez.
Derinlik eksikliği
Bu bir kaçınılmazlık. Çünkü, sadece gündelik siyaset konuşarak gündelik siyaseti 'halletmek' olanaksız. Bu durumun getirdiği en büyük kısıtlama derinlik eksikliği. Hiçbir şeyi kendisine ait bir perspektifte algılayamamak. Kültürün, tarihi ve siyaseti yapan temel unsur olduğunu görememek, kültürün çözümlenmesinin en önemli sosyolojik, politik çözümlemeden daha etkili olduğunu saptayamamak. Bu eksikler nedeniyle popüler kültür sığlık ve bataklığına düşmek. Bu elbette köşe yazarlarının bir kısıtlaması ama gazetelerin bu ciddiyet içinde oluşu daha da vahim bir sorun. Kısacası, hiçbir kültürün olmadığı ve belirlemediği bir anlayışla toplumu belirlemeye çalışıyoruz. Bunun asıl korkunç sonuçlar doğurmakta olduğunu görmüyoruz.
Böyle gidemeyiz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, kültür tarihi affetmez.