Kral Lear Hollywood imparatoru olarak devleşiyor

Kral Lear Hollywood imparatoru olarak devleşiyor
Kral Lear Hollywood imparatoru olarak devleşiyor
Jean-Luc Révol, Shakespeare'in büyük klasiğini 1929 ekonomik krizine taşıdı ve Kral Lear'i servetini kızları arasında paylaştıran Hollywood film endüstrisindeki en büyük imparatoruna uyarladı. Paris'teki ünlü Madeleine Tiyatrosu'nda sahnelenen ve Michel Aumont'nun Kral Lear rolünde devleştiği oyun, yılın en iyilerinden.
Haber: TİLDA TEZMAN / Arşivi

Shakespeare’in 1606 yılında yazdığı büyük klasiği ‘Kral Lear’ eserini, yönetmen Jean-Luc Révol, 1929 yılına, ekonomik krizin başlangıç tarihine taşıdı ve Kral Lear’i, servetini kızları arasında paylaştıran, Hollywood film endüstrisindeki en büyük imparatoruna uyarladı. Kral Lear Hollywood’da diyebiliriz…

Shakespeare’in en ünlü trajedilerinden biri olan Kral Lear, yoğun derinliği olan bir eserdir. Efsanevi bir karakter olan Lear rolünü oynamak için, her zaman, en ünlü aktörler seçilmiştir. Bu trajedide işlenen hırs, yanlışlar, iktidar tutkusu, evlat sevgisi gibi temalar her zaman güncel konulardır.

2007 yılında ‘Kaybolmuş Adamlar Kabaresi’ndeki başarısıyla Molière ödülü alan yönetmen Jean-Luc Révol, bu trajediyi uyarlarken, başrol aktörü olarak Michel Aumont’u tam 10 yıl önceden gözüne kestirmişti. Ve Jean-Luc Révol, klasik Shakespeare trajedisi dekorundan sıyrılmaya karar vererek oyunu 1929 yılına, ekonomik krizin başlarına uyarladı. Burada Lear, finans dünyasının ileri gelenlerinden çok büyük bir film imparatorluğunun patronu. Sahne uyarlamasını yaparken, Révol, 20’li yılların sessiz sinema dönemini seçti. Filmlerinde, özellikle, ölüm-intikam-iktidar temalarını işleyen yönetmen Fritz Lang’dan da ilham aldı.

1929 yılı, Kral Lear, film endüstrisi piyasasının en önemli patronlarından biri. Artık ihtiyarlamaya başlamış ve şirketindeki hisseleri devretmeye kararlı. Servetini üç kızı arasında paylaştırmayı arzu ediyor. Fakat bir şartı var: Üç kızından babalarına olan sevgilerini ispatlamalarını istiyor. Sevginin büyüklüğüne göre de servetinin paylarını belirleyecek.

İki büyük kızı Goneril ve Regan, babalarını yere göğe sığmayan iltifatlara, sevgi sözcüklerine ve şefkat gösterilerine boğarken, küçük kızı Cordelia, ablalarına uymaz. Bu abartılı şovların baba sevgisinin doğasına aykırı olduğuna inanan ve babasına beslediği derin ve gerçek sevginin bu göstermelik maskaralıklarla bağdaşmadığını bilen küçük kız sessiz kalmayı tercih eder. Despot bir insan olan babası, kızı Cordelia’yı mirasından çıkarır ve onu reddeder. Bu şekilde Lear’in her şeyi sonuna kadar kaybedeceği ve onu harap edecek deliliği de başlar. İkiyüzlü, haris iki kız servete konar konmaz, babalarını derhal dışlarlar. Babalarını, teker teker dostlarından uzaklaştırırlar ve günbegün deliliği artan babalarına hiç acımazlar. Bu duygusuz şeytani yaratıklar babalarının yüzüne kapılarını kapatırlar. Deliliği arttıkça, aklını kaybettikçe, zihninde canlandırdığı hayaletlerle dolu bir dünyada yaşamaya başlayan Lear’i, küçük kızı Cordelia kurtarmak için geri döndüğünde, artık iş işten geçmiştir. Kral Lear için geriye dönüşü olmayan ‘son’ artık gelmiştir.

Shakespeare’in Kral Lear’inde, bir sezon boyu oynayan Amerikan dizilerine yetecek kadar hikâye, olay ve insan malzemesi var. Shakespeare, seyirciyi meraklandıracak enteresan durumlar yaratan bir deha. Aldatma, aşk, intikam arasında geçen kavga, sırdaşlık, karşılıklı güven sahneleri peş peşe sürprizleri ve derinlikleriyle oynanıyor. 2 saat 45 dakika boyunca entrikalar düğümleniyor ve sonra çözülüyor.


Jean-Luc Révol Shakespeare’in trajedisini ihtişamlı 20’li yıllara taşıma cesaretini göstermiş ama piyesin, orijinalinde olan, trajik ve karanlık çehresini epeyce yitirmiş. Krallığıyla beraber kendini de mahveden ihtiyar deli kralın trajedisi biraz değişikliğe uğramış. Révol, radikal bir seçimle, Lear efsanesine başka bir ruh vermiş. Art déco bir salon, toprak renginde kostümler: nerdeyse Muhteşem Gatsby karakteri bir sütunun arkasından çıkacakmış gibi… İhtişamlı partilerin bitmesine yakın bir devir kapanmak üzere… Hollywood’un film piyasasındaki devi Kral Lear, iki kızına, imparatorluğunun anahtarlarını teslim edip, masum Cordelia’yı mirasından mahrum ederek çok kötü ve acıklı bir film senaryosu yaşayacak. İşte Révol, gangster filmlerine, pelerinlerle kılıç sallamalara ve 20’li yılların eğlencelerine atıfta bulunarak, kâbusa benzeyen uzun metrajlı bu filmi bize göstermek üzere yola çıkmış. Sinematografik bir ritim tutturan Révol, sahneleri büyük bir akıcılıkla art arda sıralamış.

Seyircinin hiç sıkılmadan, piyesin diyaloglarını ve hikâyesini takip edebilmesi bu büyük prodüksiyonun başarısı bence… Bir film çekim platosuna dönüştürülen sahneye yerleştirilen stüdyo dekorları çok yakışmış.


Fransız Devlet Tiyatrosu’nun en büyük aktörlerinden biri olan Michel Aumont’nun, Kral Lear’i oynaması başlı başına bir olay. Dört Molière ödülü sahibi Michel Aumont, krallara layık bir oyunculuk sergiliyor. Parçalanmış kralı oynarken Aumont adeta parlıyor; Deli kibirinin yumuşak bir deliliğe dönüşmesini çok iyi yorumluyor. Abartmadan canlandırdığı karakteri mükemmel benimsiyor. Son sahnelerde çok çok etkileyici.

Agathe Bonitzer çok parlak bir Cordelia. Kötü ruhlu kız kardeşler Marianne Basler ve Anne Bouvier müthiş bir ikili oluşturmuş. Lear’in soytarısı Denis d’Archangelo ile sadık dostu oynayan Bruno Abraham-Kremer benim favorilerim.

Lear, hastalıklı bir toplumda, yaşamının son demlerine yaklaşmış bir adamın portresi. 1929 yılında, dünyada ekonomik çöküş başlarken, iflas eden iş adamları ya delirmekte ya da utançlarından intihar edip acımasız kaderlerinden kaçmaktadır. Lear, film sektöründe kudretli bir iş adamı. Oyunun başlarında ipleri hala elinde tutmakta direnen bu adam, aslında yaşlı ve hasta. O sıralar, ona deliden ziyade bunak demek daha yerinde. Cordelia’ya davranışı da bir şekilde, deliliğinin başladığının iyi bir göstergesi. Tabii ki iktidarı bıraktığı andan itibaren, deliliği büyük bir hızla ilerleyip onu yok ediyor. Seyirci olarak, yavaş yavaş Lear’in zihnine ve hayal dünyasına girmeye başlıyoruz ve olayları onun gözünden takip ediyoruz. Lear’in dünyasına girmeden, dehşete kapılmış tanıklar misali onu dışarıdan izliyoruz. Öyle ki tiyatro, sinematografik Fellinien öğelerle dolu hayali bir mekâna dönüşüyor.


Dekor parçaları, yağlı boya tablolar, körüklerin ve değişen çekim platolarının yardımıyla, bütün olaylar Lear’in etrafında inşa edilip, yine onun etrafında parçalanıyor.

Bu ‘sahte’nin balesinden, sevginin ve iktidarın peşinden koşarken yıkılmış, parçalanmış bir adamın acıklı hikâyesi doğuyor. Lear, sonda ölünce, projektörler ve aydınlatma üniteleri de sönüyor ve bir devir kapanıyor.

Paris’te Madeleine Tiyatrosu’nda seyrettiğim, bu sezonun en başarılı oyunlarından biri olan Kral Lear, 13 Ocak’tan itibaren Bourgogne Nevers Kültür Merkezi’nde, ardından Cenevre’de sergilenecek.