Kültürü, turizme yedirmemek lazım

Kültürü, turizme yedirmemek lazım
Kültürü, turizme yedirmemek lazım
İKSV Genel Müdürü Görgün Taner tersine hayatımıza kültür ve sanatı ne kadar fazla sokarsak mevcut sorunların üzerinden o kadar daha çabuk geleceğimizi söylüyor. Taner, kültürü, turist çekmek için kullanılan bir araç olarak görmekten de vazgeçmemiz gerektiğine dikkat çekiyor.
Haber: BARÇIN YİNANÇ - barcin.yinanc@hdn.com.tr / Arşivi

2002 yılından bu yana İKSV Genel Müdürü olarak görev yapan Görgün Taner’in pek çok şapkası bulunuyor. 2013’te  Amsterdam merkezli Avrupa Kültür Vakfı’nın (European Cultural Foundation) yönetim kurulu başkanı olarak seçilen Görgün Taner, İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Bölümü’nde öğretim görevlisi ve İstanbul Modern yönetim kurulu üyesi. Görgün Fransız Legion d’honneur nişanı ile

Polonya Cumhuriyeti Üstün Hizmet Liyakat Nişanı sahibi.

Seçimler öncesinde ilk kez siyasi partilere kültür politikaları öncelikleri ve önerileri sundunuz. Seçim sürecinde kültür politikalarının tartışılmasını beklemeyi herhalde çok kişi naiflik olarak görür.

Birileri; sivil toplum; somut şekilde dile getirmediği sürece, bu konular gündeme gelmeyecek. Bir öncelikler listesi yapıldığında herhangi bir siyasi parti liderinin kampanya konuşmasında, halka hitabında sanata yer verdiği görülmüş mü Türkiye ’de?

Görülmemiş ama Türkiye’de onca sorun varken; kültüre öncelik verilmesini istemeyi pek çok kişinin garipseyeceği de aşikar.

Üç gün önce Atina’da idim. Atina Belediye Başkanı Atina bienali için belediyeye ait bir binayı ücretsiz tahsis etti.  “Bizi dönüştürecek ve kurtaracak bir şey varsa bu da kültürdür,” dedi. “Biz bunu kent pazarlaması için değil gerçekten kültür ve sanat üzerinden bu kaotik durumdan çıkmak için; insanlar birbirleriyle konuşsunlar birbirlerini daha iyi anlasınlar ve Avrupa bizi daha iyi anlasın diye yapıyoruz” dedi.

Türkiye’yi dönüştürecek olan da kültür ve sanattır diyorsunuz.

Evet; içinde bulunduğumuz ortamda Türkiye’de  birçok zıtlık var ve birçok çelişkiyi bir arada yaşıyoruz. Bu çelişkiler içinde herkesin şikayet ettiği, birbiriyle konuşamama, birbiriyle yan yana oturamama hali var. Kültür ve sanat yoluyla bu diyalog kurulup bu anlaşmalar çok rahatlıkla sağlanabileceği gibi, herkes kendisini ifade edebildiğinde ve başkasıyla yan yana durabildiğinde, bunun kültür ve sanat tarafından yaratılan bir güç olduğunu hep beraber göreceğiz. Yeryüzünde en rahat konuşan ve hepimizin dönüştürücü güç olarak nitelendirdiği kişiler eskiden beri sanatçılar olmuş. Bu kadar sorunu bir yana itelim ve sadece kültür sanat düşünelim demiyoruz ama bu sorunları onlarla hemhal olarak düşünelim diyoruz. Yunanlılara; “üç gün sonra ülken batıyor” denebilir. Ama batıyorsa, kurtarmak için dönüştürücü güç kültür sanat. Çünkü kültür sanat beraberinde yaratıcılığı da getiriyor.

Yani hayatımızda daha fazla kültür sanat olursa diyalog kurma yeteneğimiz gelişir diyorsunuz. Koalisyon protokolü yada hükümet programında kültür sanata dair neler yer almalı?

Kültürel haklar ve ifade özgürlüğü. Kültürel haklardan vatandaşın kültüre eşit erişimini ve katılımını; azınlıkların kültürel haklarını ve sanatçıların üretim yapabileceği ortamın geliştirilmesini kastediyoruz. Kültürel hakların devlet tarafından anayasal düzeyde garanti altına alınmasını öneriyoruz.

Bir de kent ve ülke planlamasında kültür insanlarının masada olması lazım. Kenti de planlarken mahalleyi de planlarken; masadaki 30 kişiden bir tanesi muhakkak kültür insanı olacak ve o sana boyuna parmağını sallayacak. O sallanan parmakla beraber o planlama yapılacak. Çünkü o insan olmadan bu planlamalar yapıldığında geriye dönüp eyvah biz ne yapmışız diyoruz. Uzmanları da masaya alırsan hiç böyle bir şey demezsin çünkü o insan seni yeterince uyarır.

Türkiye 1960’lardan beri planlı kalkınma sürecinin içinde, ilk dönemlerde daha sıkı takip edilmiş ama sonra zaman içinde ihmal edilmeye başlanmış. Türkiye aslında kültür politikalarında uluslararası trendleri UNESCO'nun açtığı yoldan takip edip, planlı kalkınma sürecinde kültürü ilk sıraya koymuş ama uygulamada sorun yaşanmış. İmzaladığı sözleşmelerle bunu taahhüt etmiş ama kağıt üzerinde kalmış. Mühim olan adım atmak. Bundan sonra (siyasilerin) bu masada kültür insanı olacak, demesi lazım.

Bu adımların atılması için bu konuyu gündemden düşürmememiz lazım. Gündemde şu var bu varken tutmuş adam kültürden bahsediyor; bunun cevabını bıkmadan usanmadan anlatmak lazım.

Biz İKSV olarak bu konuda raporlar hazırlayalım, bunları görünür kılalım ve Ankara düzeyinde kendimizi ifade edelim dedik. İKSV içinde kültür politikaları çalışmaları departmanı da 2010’da kuruldu ve direktörümüz Özlem Ece pek çok rapor çıkarttı ve biz bunları kamuoyuyla paylaşıp siyasi partilere göndermeye başladık.

Aslında siz öncelikle siyasetçilerden bir zihin değişimi bekliyorsunuz.

Tabii.

Yeni hükümetten beklentilerinizi biraz daha somuta indirelim.

Biz devletin bu alandaki yükümlülüklerinin anayasal düzeyde somutlaştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu hakkın anayasaya eklenecek yeni bir maddeyle korunmasına yönelik hazırladığımız anayasa maddesi önerisini daha önce Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na iletmiştik.

Diğer bir beklentimiz bu alana dair alt yapının düzenlenmesi. Kültür kurumlarına ve sanatçılara özellikle devlet tarafından sağlanacak desteğin hukuki ve mali alt yapısının baştan ele alınıp yeniden bugünün ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi. Yani devletin kültür sanat alanına yönelik destek mekanizmalarını masaya yatırıp ne kadar bütçe ayırmış, bunu hangi şekillerde kurumlara ve sanatçılara aktarıyor; şeffaf mı; bu tutarlar hangi kriterlere göre belirleniyor, gibi bir takım temel konuları gözden geçirip düzenlemesi gerekiyor.

Kültürü, turizme yedirmemek lazım. Ağırlıklı olarak  kültürü turist gelsin diye düşünülen bir araç olarak alıyoruz; bu anlayıştan da vazgeçmemiz lazım. Avrupa kültür başkenti gibi projelerde ya da benzeri durumlarda aman yurt dışından insan gelsin diye hareket edilmez.

Devlet destek versin diyorsunuz da; özellikle hükümetler elini attığı her yere kendi ideolojisini de getirmek istemez mi?

Devletin kültüre kaynak ayırması bir Avrupa geleneği. İkinci bir geleneği ise bir kol boyu uzaklığında durmak. Ben parayı veririm çünkü senin vergilerinden topladığım parayı kültürel üretim olsun diye sana veriyorum. Sonra seni denetlerim;  mali açıdan denetlerim; insan hakları evrensel   beyannamesi gibi temel kaidelere uyuyor musun uymuyor musun diye denetlerim. Onun dışında başka bir şeye karışmam.  Bunun da (verilen desteğin) belli bir yüzdeyi geçmemesi gerekir.

Öncelikler listesinden devam edelim.

Yerinden yönetim. Dünya bu yönde ilerliyor, yerelleşme ve kültür politikalarının yerel düzeyde oluşturulması. Herkes buna kafa yoruyor. Avrupa kültür başkenti örneğinde eleştirilerin kaynağında; İstanbul’daki bir faaliyetin Ankara’dan yönetilmesi vardı.

Devletin rolünü alt yapı sağlayıcı ve teşvik edici olarak sınırlıyoruz. Kültür bakanlığının bütçesini olması gereken düzeye, en azından yüzde bire çıkarması lazım. Kendi bütçesini artırdıktan sonra destek mekanizmalarını şeffaf, ölçülebilir uluslararası kriterlerle ve  yerel yönetimlere yetki vererek tanımlamalı.

Bir kere Türkiye’de kaynak var. Türkiye’nin kaynak sorunu yok; nereye ve nasıl dağıtılacağı ile ilgili önceliklerimizde bir farklılık var. Merkezi idare kendi elindeki kaynakların bir kısmını da yerellere aktarırsa kültürün dönüştürücü etkisi daha hızlı olur.

Yerelleşme kültürel çeşitlilik açısından da önemli. Türkiye gibi kültürel anlamda her tarafında etnik unsurlar, kültürel yapılanmaların olduğu bir yerde kesinlikle bunun yapılması gerekiyor;  kültürel çeşitlilik en önemli prensibimiz. Bastığımız toprakların geçmişi kaç bin seneyse o kadar bin seneye; kaç kültürel katman varsa o kadar katmana vurgu yapılması lazım. Bu şu ana kadar Türkiye’nin yeterince yararlanmadığı bir zenginlik.

Eğitim de öncelikleriniz arasında

Tüm çocukların kültür sanat eğitimine erişim hakkı olmalı. Bu eğitim bir kesimin, bir grubun ayrıcalığı  olmamalı. Tüm çocuklar küçük yaştan itibaren bu olanağa kavuştuğunda kendilerini geliştirebilirler. Ne olacak iki tane keman çalacak meselesi değil. Çaldığıyla belki kulaklarımızı tırmalayacak ama o sosyal ortamı yaşayacak; onu yaşamamış insandan çok daha fazla diyaloğa açık olacak. Bizim isteğimiz öncelikle bu konudaki politikaların gözden geçirilmesi ve okul öncesinden başlayarak eğitim kademelerinin farklı  düzeylerine uygun sanat eğitimi müfredatının geliştirilmesi. Eşitlikçi yaklaşım ve sosyal devlet mantığıyla bir sanat eğitimi politikası geliştirilmeli.

Partilere gönderdiğiniz öneriler arasında devlet/STK kopukluğuna da dikkat çekiyorsunuz.

Kimsenin kimseden korkmaması lazım. Stk’lar tüm dünyada güçleniyor; devlet küçülüyor.

Türkiye’de de olması gereken bu; birçok alandan devletin çekilmesi lazım. Bunun için gerekli şey bir güven; iki diyalog.

Tek parti iktidarları uygulama kolaylığı açısından çok övülüyor. Kültüre baktığımızda bunun avantajının yaşandığı söylenebilir mi?

Bizim dediklerimiz ne on ne elli senelik, epey gerilere giden meseleler. Tek parti hükümeti, koalisyon ayırmıyoruz; anlatmaya çalıştığımız şey güven ve diyalog olmasının masaya oturulup sorunların çözümünü kolaylaştıracağı.

Peki şu son on yılın kültürel politikalar açısından bir muhasebesini yaparsanız...

Kültür politikaları alanında çok fazla düşünülmediğini; kafa yorulmadığını ve bu alanın biraz göz ardı edildiğini düşünüyorum. Bu alanda atılacak adımlar; ya dur şimdi ekonomi var; ya dur şimdi dış politika var denilerek (başka önceliklere) kurban edildi. Bu geçmişte de böyleydi.

En azından son on yılı diğerlerinden ayıran bir farkı yok mu. Örneğin kimileri bu döneme muhafazakarlığın damgasını vurduğunu söyleyecektir.

Ben öyle tanımlamam. Muhafazakarlık deyimini bir kenara koyarak konuşmak isterim.

Muhafazakarlık da üzerinde yeterince tartışılan bir tanım değil. Neyin muhafazakarı olduğunuz önemli.

Türkiye’de kültür politikalarında bir gelişme olamayışı zaten bunun bir öncelik olup da masada tartışılamamasından ortaya çıkıyor. TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu kuruluşuna dair kanun taslağı) diye bir şey çıktı. Bu bir adım değil miydi? Evet. Ama bunu Kültür Bakanlığı’na da söyledik; eğer kültür dünyasıyla ilgili çok önemli adım atılacaksa; bunlarla ilgili insanlar masanın başında otursunlar; uzmanları da çağırın ve uzmanlar bu reformu yapsınlar.

Bizde temel mesele şu; biri acele olarak karar veriyor sonra öbürü de onu eleştirmeye başlıyor. Sonra ana konu birdenbire kayboluyor. Herkes devletin kültür kurumlarının revizyondan geçmesi gerektiğini kabul ediyor. Ama iş onu konuşmaya gelemediği için TÜSAK yanlısı mısın  karşısında mısın tartışılıyor. Bu diyalog eksikliğinin giderilmesi lazım.

Bu durumda en son İstanbul Film Festivali’nde bir filmin gösteriminin son anda yasaklanmasını da bu diyalog eksikliğine bağlayacaksınız.

Türkiye’de sanat eserlerinin gösterilmesi, sergilenmesi mevzuatla bu şekilde ilişkilendirilmemeli. Mevzuatlar yıllar içinde eskir, insanların düşünceleri çok daha farklı noktalara ilerler gider ama o mevzuatlar orada kalır, ayağınıza takılır.

Filmi gösterme yoluna giderek, bu söylediğinizi Ankara’ya somut bir mesaj olarak gönderme yolunu niye seçmediniz?

Biz mevcut hukuk kurallarını beğeniriz veya beğenmeyiz ama onlara uymak durumundayız.

Ama sanat isyandır. İsyan olmadan değişim olmuyor.

Evet ama biz sanat kurumuyuz, sanatçı değiliz.