'Kuşku bittiği gün, ben de biterim'

'Kuşku bittiği gün, ben de biterim'
'Kuşku bittiği gün, ben de biterim'

Alev Ebüzziya, Kasım 2010?da Galeri Nev?de bir sergi açacak.

Seramik sanatçısı Alev Ebüzziya Siesby, Türk Mevsimi kapsamında Fransa'da bir sergi açtı. Dünyanın 36 müzesinde eserleri sergilenen sanatçı, Türkiye'deki müzelerde yer almadığı için 'Üzülmüyorum, ama alınıyor olabilirim' diyor
Haber: ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU / Arşivi

VALLAURIS - Picasso, Chagall ve Matisse gibi birçok ünlü sanatçının seramik ürettikleri Fransa’nın güneydoğusundaki Vallauris kasabası, Türk seramik sanatçısı Alev Ebuzziya Siesby’yi ağırlıyor. ‘Fransa’da Türkiye Mevsimi’ etkinlikleri kapsamında düzenlenen sergi 8 Mart 2010’a kadar açık kalacak.
Alev Ebuzziya Siesbye sergisinin düzenlendiği Vallauris Kalesi, mimarisiyle bölgedeki nadir Rönesans yapılarından, Picasso ve Magnelli ve Seramik müzelerini de içinde barındırıyor. Kasabada, 1966’dan bu yana seramik bienali düzenleniyor. Fransa’da Türkiye Mevsimi etkinleri kapsamındaki sergilerin sorumluluğunu da üstlenen Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer’in küratörlüğünü yaptığı ‘Alev’in Seramikleri’ başlıklı sergide, sanatçının 57 adet yüksek pişirimli seramik ve ünlü markalar için ürettiği 56 adet cam ve porselen tasarım ürünü yer alıyor.
Londra Victoria and Albert Museum ve New York Cooper Hewit Museum’un da aralarında bulunduğu 36 müzenin koleksiyonunda eserleri yer alan Alev Ebuzziya 1987’den beri Paris’te yaşıyor. Pek çok uluslararası ödüle layık görülen sanatçıya bu yılın başında  Fransa Kültür Bakanlığı tarafından da ülkelerinin tanıtımına katkıda bulunduğu için ‘Chevalier de l’ordre des arts et des lettres’ nişanı verilmişti.
Alev Ebuzziya ile Vallauris’te sergisinin açılışının ertesi günü Nice’teki Matisse ve Chagall müzelerini gezdikten sonra Paris’e dönerken uçakta konuştuk.
Vallauris, Picasso, Matisse, Chagall gibi ustaların çalıştığı bir yer olarak seramiğin merkezi kabul ediliyor. Burada sergi açmak sizin için de anlamlı olsa gerek...
Seramiğin merkezi demek çok abartı olur. Vallauris’i önemli kılan sözünü ettiğimiz büyük ustaların gidip orada seramik çalışmış olmalarıdır. Evet bir dönem seramik deyince Vallauris akla geliyor ama daha sonra unutuluyor biraz... Bugün o ustaların anısına yakışır düzeyde bir üretim yok. Ama son yıllarda Vallauris’teki bu müze çok büyük çaba göstererek şöhretini yeniden canlandırmaya çalışıyor, önemli sergiler açıyor.
Sizce sanat serüveninizin neresindesiniz. ‘En iyi işlerimi yaptım’ diyebiliyor musunuz?
Hayatımda en iyi işimi yaptığımı hiçbir zaman düşünmedim. Tek istediğim, bir önceki yaptığımın ötesine geçebilmek. Şöyle yapsaydım nasıl olurdu kuşkusu hep varolmuştur. Tam olarak istediğimi yapabilmiş olsaydım şimdiye kadar, yeni bir şey yapabilmem için bir sebep kalmazdı. Bu kuşkudur beni canlı kılan. Kuşku bittiği gün ben de biterim herhalde.. Her açtığım sergi de yine bu kuşkunun bir parçası aslında.. Yaptını birileriyle paylaşmak, arzusunun yanı sıra, görenler ne düşünecek kuşkusu...
Sanat serüveninizin köşe taşları nelerdir?
Benim sanatımın en önemli köşetaşı Danimarka’ya gidişim oldu diyebilirim. Orada çok şey öğrendim. Danimarkada öğrendiklerimi öğrenmemiş olsaydım bugünkü ben, olmazdım. Orada öğrendiklerimden sonra İstanbul’da seramik adına hiçbirşey öğrenmemiş olduğumu farkettim. İkinci köşe taşım da yine Danimarka’da Kopenhag Müzesi’nde açtığım retrospektif sergi olmuştur. Daha da önemlisi o sergiyi, neredeyse olduğu gibi İstanbul’a Türk ve İslam Eserleri’ne getirebilmek... Beni en çok heyecanladıran sergim...
Büyük dedeniz Ebuzziya Tevfik’in Konya’da sürgünde seramik boyarken bir fotoğrafı var... Sizce, aileden gelen bir etki oldu mu seramiğe yönelmenizde..
O fotoğrafın beni ne kadar etkilemiş olur bilemiyorum. Ama, sanat ve edebiyat insanlarıyla dolu bir evde doğup büyümem, sonrasında daha çocuk yaşta Avrupa’da Batı sanatının ustalarını görmüş olmayı önemsiyorum. Bunu da sonraki yıllarda farkettim. Hala derim, annemden, babamdan ne çok şey öğrenmişim.
Seramiğe yönelmeniz nasıl oldu? Türkiye’de kalsaydınız da bu düzeyde bir seramik sanatçısı olur muydunuz?
Düzeyi boşverelim şimdi de, bu işleri yapabilir miydin diye alayım ben senin sorunu. Mümkün değildi. Çünkü Türkiye’de yüksek pişirimli toprak yok. Bu toprak dünyanın çoğu yerinde yok zaten, sınırlı bölgelerde var, Danimarka, Çin, Japonya gibi... Malzeme olmadan da nasıl bir ustalık gelişecek ki? 
Siz, ünik bir eser ortaya koyuyorsunuz, sonra bir firma o eserinizden kalıp alarak binlerce çoğaltılıyor. Burada bir ikilem yok mu?
Bu bir ikilem değil benim için. Ben yaptığım işe imzamı koyuyorsam ne kadar çoğalırsa çoğalsın benim işimdir. Hoşuma gidiyor hatta, tasarladığım bir form binlerce eve giriyor... Bir de endüstriyel ortamlarda çalışmak birşeyler de katıyor. Yeni teknoloji ve imkanları öğreniyorsunuz. Atölyemde otururken bunlardan nerden haberim olacak... Üretim sırasında oradaki usta ile tartışarak bir şeyler üretmek de ayrıca keyifli.
Özel koleksiyonlarda olmakla birlikte Türkiye’de hiçbir müzede eseriniz olmadığını biliyorum. Buna üzülüyor musunuz?
Vallahi üzülmüyorum. Ama alınıyor muyum, alınmıyor muyum bilemiyorum. Bazen umursamıyorum bazen de umursadığımı sanıyorum sanki... Avrupa’da bir çok müzede işlerim var, kendi yaptıklarımın sanat olduğunu anlatmak gibi bir derdim hiçbir zaman olmadı. Ama seramiğin sanat olmadığı gibi bazı yargılar duyuyorum Türkiye’den.. Buna mesleğim adına üzülüyorum. Yaptıklarımın sanat olup-olmadığını söylemek bana düşmez. Ama yaptıklarımın kötü yapılmış bir heykelden çok daha değerli olduğunu biliyorum.
Sırada ne var?
Her sergiden sonra bir boşluğa düşerim genelde... Ama bu kez öyle olmayacak, şimdi Kasım 2010’da İstanbul’da Gelri Nev’de açacağım serginin hazırlıkları başlayacak, ona yoğunlaşacağım.