Kusturica gitti, Kürtler de olmasa...

Kusturica gitti, Kürtler de olmasa...
Kusturica gitti, Kürtler de olmasa...

Sedat Yılmaz ın ilk filmi Press , bir dönemin fotoğrafını çekerken gazeteciliğe de saygı duruşunda bulunuyor.

Kürt sorununun en yakıcı döneminde, 1990'ların başında Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda yaşananları anlatan yarışma filmi 'Press'in basın toplantısında oyunculardan birinin konuşmasına Kürtçe başlaması gerginliğe yol açtı
Haber: ŞENAY AYDEMİR / Arşivi

ANTALYA - ‘Şanına yakışır’ bir biçimde tartışmalarla başlayan Altın Portakal Film Festivali’nin ikinci günü olan pazara damga vuran gelişme Emir Kusturica’nın sert eleştiriler yaparak festivalden çekilmesi ve Türkiye ’den ayrılması oldu. Bir televizyon kanalı, bu haberi “Kusturica sorunu çözüldü” şeklinde anons ediyordu seyircilerine. Aslında, bir anlamda bu duyuru doğru. Sonuçta, tam da bu topraklara özgü bir biçimde çözüldü. Evimize davet ettiğimiz bir insanı, bir güzel paylayarak ülkesine gönderdik.
Bu yılki Altın Portakal ‘tahammül’ ve ‘empati’ konusunda geldiğimiz noktayı da gösterdi bir bakıma. Belediye başkanı Mustafa Akaydın’ın ‘cılız’ sahiplenmeleri dışında, festivalin topluca Kusturica’ya reva görülenleri eleştirdiğini, sesini yüksek perdeden çıkardığını söylemek zor. Kusturica’nın dahil olduğu uluslararası jürinin ‘sessizliği’ tercih etmesi, içlerinden birisine karşı yapılanları geçiştirmesi anlaşılır gibi değil. 

Vatandaş Türkçe konuş!
Kusturica’nın basın toplantısının sürdüğü dakikalarda ulusal yarışma bölümünde yer alan ‘Press’in galası gerçekleştiriliyordu. Filmin gösteriminin ardından yapılan söyleşide, oyunculardan birisi konuşmasına Kürtçe başladı. Sonradan öğrendiğimize göre, konuşmasının içeriği bir tür selamlamayı kapsıyordu. Ama, bazı dinleyiciler bu konuşmaya tepki gösterdi. Kürtçe konuşması yerine İngilizce konuşmasını tavsiye edenler bile oldu. Bu tutumun dinleyicilerin genel eğilimi olmadığını, birkaç kişi tarafından desteklendiğini söylemek gerek. Ama, geçen yıl gösterilen ‘Min Dit’te yaşanan tartışmaların bu yıl da devam etmesi güne damgasını vuran gelişmelerdendi.
Filme gelirsek, Sedat Yılmaz’ın ilk uzun metraj yapımı olan ‘Press’, 1992-94 yılları arasında çıkan Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda yaşananları anlatıyor. Kürt sorununun en yakıcı biçimde hissedildiği, olağanüstü hal uygulamasının bölge halkı üzerinde ağır baskı kurduğu, faili meçhul cinayetlerin, sokak infazlarının vaka-i adiyeden sayıldığı bir dönem. ‘Press’, bir grup gazetecinin hikâyesi üzerinden bu dönemin de fotoğrafını çekiyor. Yalnızca Özgür Gündem’de değil, bölgede herhangi bir gazeteye bağlı olarak çalışmanın, yaptığın haberleri gazetede yayımlatmanın bir tür ‘kahramanlık’ sayıbabileceği dönemi anlatan, ‘Kontgerilla’nın, JİTEM’in, Hizbullah’ın, uyuşturucu trafiğinin de dahil olduğu hikâye bir anlamda gazeteciliğe de ‘saygı duruşu’. Film, bütün bu ‘karamsar’ atmosfere rağmen bu tür bir işe girişmenin ‘eğlenceli’ yanlarını, bölge halkının kendine has mizahını da parçası haline getirmeyi başarıyor. Asıl eleştirisini, bölgeye yönelik devlet politikasına yöneltirken, gazete çalışanlarının ve bölgeye hâkim olan ‘siyasi çizgi’nin de ince eleştirilerini yapmaktan geri durmuyor. Yönetmen Sedat Yılmaz’ın bu tür filmlerde düşülmesi muhtemel ‘didaktik olma’ tuzağına düşmediğini, ancak filmin bazı bölümlerinde birbirini tekrar eden diyalogların fazlalık duygusu yarattığnı belirtelim.
Son iki yıla dönüp baktığımızda ve ‘Fırtına’, ‘Min Dit’, ‘İki Dil Bir Bavul’u dikkate aldığımızda, doğrudan Kürt sorununa ilişkin filmlerin Türkiye sinemasında kendisine bir alan açtığını söylemek mümkün, umarız devamı gelir. 

Ensest perdeye taşındı
Geçen yıl ‘Başka Dilde Aşk’ filmiyle dikkat çeken İlksen Başarır’ın ikinci filmi ‘Atlıkarınca’ ise günün son yarışma filmiydi. Mert Fırat’ın tıpkı ilk filmde olduğu gibi hem senaryosuna katkıda bulunduğu hem de başrolünde yer aldığı film, Türkiye’de ‘üzeri örtülen’ başka bir soruna dikkat çekiyor: Ensest.
Orta halli entellektüel bir çift olan Erdem ve Sevil küçük bir kasabada yaşamaktadır. Sevil’in annesinin felç olması nedeniyle İstanbul’a taşınmak zorunda kalan çiftin Edip ve Sevgi adında iki çocuğu vardır. Şair baba ve işinde başarılı bir anneden kurulu bu çekirdek ailenin hikâyesi ilerledikçe aile kurumunun ‘karanlık’ dehlizlerine doğru bir yolculuk da başlıyor.
İlksen Başarır, yönetmenlik açısından ilk filminin üzerine çıkmayı başarıyor. Üstelik böylesine hassas bir konuyu sömürmeden ve alabildiğince ‘net’ bir biçimde anlatmaktan da imtina etmiyor. Mert Fırat’a eşlik eden geçen yılın en iyi kadın oyuncusu Nergis Öztürk’ün de performansıyla oyunculuk açısından filmin bir sıkıntısı da yok. Dışarıdan bakıldığında bir tür ‘sapkınlık’ olarak algılanan ensestin, aile içinde istismar ve kabullenme ile büyüdüğünü ve giderek içinden çıkılmaz bir hal aldığını açıkça gördüğümüz filmin ‘erkek çocuk’ karakterini fazla geliştirmediği için bir ayağı biraz kısa kalıyor. Öte yandan, seyircide bir rahatlama duygusu yaratsa da Başarır ve Mert çiftinin finalde seçtiği ‘adalet’ biçiminin insan ruhunun başka bir karanlık dehlizinin kapılarını araladığını ve bu kapıdan geçtikten sonra girilecek yolun hiç de iyi olmadını söylemek gerek.