'Lost'un oyuncusu 'Kumun Tadı'nı sevdi, çünkü...

'Lost'un oyuncusu 'Kumun Tadı'nı sevdi, çünkü...
'Lost'un oyuncusu 'Kumun Tadı'nı sevdi, çünkü...
Melisa Önel'in yönettiği, başrolünde Timuçin Esen ve 'Lost' dizisiyle tanınan Mira Furlan'ın yer aldığı 'Kumun Tadı', Başka Sinema kapsamında gösterimde. Filmde insan kaçakçılığıyla kesişen 'sınırda' insanların hikayesini anlatan Önel, "Mira Furlan senaryoyla kendi geçmişi arasında bağ kurdu. Kendisi de eski Yugoslavya'da yaşayan Hırvat bir oyuncuyken eşi de Sırp oldupu için savaş esnasında belirli bir şiddete maruz kalıp kaçmak zorunda kalmış" diyor.

‘Kumun Tadı’ insan kaçakçılığı gibi oldukça zor bir konuya değiniyor. Filmle ilgili ilk düşünceleriniz nasıl oluştu?
Sınırları uçaklarla, gemilerle birkaç saatte geçen birçok kişi için sınırlar ne kadar görünmezse o sınırları geçme problemi olan mülteciler için sınırlar bir o kadar ürkütücü, tehlikeli, aşılması bazen yıllar süren somut çizgiler. Bir yandan ülkelerin çizdiği sınırlar diğer yandan da doğanın kendisi aşılması gereken sınırları oluşturuyor... Yani coğrafyanın kendisi. Filmimin başlangıç noktası; bir sınır, eşik olarak deniz ve onun etrafında şekillenen hikayeler oldu. Filmdeki tüm karakterler oldukları yere tam anlamıyla ait olmayan, bir sınırı aşarak hayatlarında başka bir şeye geçmeyi arzuluyor ve bu onları denizin kıyısındaki bir eşiğe sürüklüyor.

Filmde doğa ve mekanlar çok fazla öne çıkıyor. Doğayı bir karakter gibi kullanmışsınız, erkütücü olduğu kadar etkileyece de...
Senaryo yazım sürecinden itibaren doğa filmdeki ana karakterlerden biri olarak yerini almıştı. Doğa tüm insan trajedilerinden bağımsız devinimine devam eden büyük ve kapsayıcı bir güç olarak karakterlerle ilişki içerisinde olmalı diye düşündük hep. Bir yandan da Hamit ve Mehmet’in kömür işinde çalışması, Denise’in botanikçi olması, mültecilerin ise filmin başından beri karanlık bir şekilde tasfir edilen denize açılacak olmaları karakterleri mekanlar ve doğadaki nesnelerle ilişkilendirmeyi amaçlıyordu. Sinematografik açıdan Terrence Malick doğanın temsili açısından referanslarımdan biriydi. Onun filmlerinde doğanın bir karakter olduğu hissine kapılıyorsunuz. Karakterleri resmederken de hep “Dar açı kullanmayalım” diye konuştuk. Daha geniş açılarda kalıp her zaman karakteri mekanın içerisinde görelim, onlarla birlikte mekanın içinde hareket edelim, dolayısıyla karakterlerin içlerinde bulundukları mekan her daim kendisini hissettirsin istedim.

Timuçin Esen
Filmin senaryosunu usta senarist Feride Çiçekoğlu’yla birlikte yazdınız, nasıl bir süreçti?
Ben filmin ana temalarını kaleme almış ve Kültür Bakanlığı’ndan senaryo desteği almıştım. Fakat tek başıma senaryoda ilerleyemiyordum. Bu sırada Feride Çiçekoğlu ile bir araya geldik ve konu onun da ilgisini çekince senaryoyu birlikte yazdık. Onun katılımıyla ham olan fikirler gelişip karakter ve olaylara büründüler. Senaryo yazımı uzun bir süreçti. Benim daha görsel ve hikayeden kopuk, Feride’nin de daha karakter ve hikaye odaklı bir yaklaşımı vardı. Bu iki yaklaşımı bir araya getirmeye çalıştık. Senaryonun ilk draftlarını yazarken bütçemizi bilmiyorduk ve özgür davrandık. Daha sonra imkanlarımıza göre revizyonlar yapmamız gerekti.

Senaryo aşamasında oyuncular belli miydi?
Filmde karakterleri düşünürken hep kimi yüzler vardı aklımızda. Karakterleri görselleştirmek yazım sürecini kolaylaştırıyor. Cast sürecine girdiğimizde ise karakterlerin yaşları, birbirleriyle olan uyumları gibi bir sürü başka faktör seçimlerde önemli bir yer tutmaya başladı.

Mira Furlan, Timuçin Esen, Ahmet Rıfat Şungar ve Sanem Öge gibi başarılı oyuncularla çalıştınız. ‘Lost’la tanınan Furlan’ı nasıl ikna ettiniz?
Sanem Öge ile zaten ‘Omega Tilki’ adlı kısa filmimde çalışmıştım. Kendisini biliyordum, hem tiyatro oyunlarından hem de kısa filmimden, çok sevdiğim bir oyuncu Sanem. Ahmet Rıfat Şungar da işlerini takip ettiğim ve sevdiğim bir oyuncuydu. Timuçin ile de birebir tanışıp senaryoyu ona verdim. O da okuyunca senaryoyu beğendi ve filmin vizyonuna ortak oldu. Mira Furlan ise senaryoyla kendi geçmişi arasında bağ kurdu. Kendisi de eski Yugoslavya’da yaşayan Hırvat bir oyuncuyken eşi de Sırp oldupu için savaş esnasında belirli bir şiddete maruz kalıp kaçmak zorunda kalmış. Filmdeki o ait olamama durumu ve mültecilerin hikayesiyle bir özdeşlik hissetti ve filmin bir parçası olmak istedi. 


Mira Furlan ve Timuçin Esen 'Kumun Tadında' başrolde.
Mira Furlan tüm dünyada bilinen bir oyuncu. Onunla çalışmak zor oldu mu?
Filmin çekim şartları çok zordu. Karadeniz’in kıyısında bir kasabada çalışıyorduk ve orada konaklama da çekim şartları da epey zorlayıcıydı. Kıştı, soğuktu. Çekimlerimizin çoğu dış mekanlarda, ormanda, ahırda, sazlıkların, longoz ormanının içindeydi. Dolayısıyla yurtdışındaki standartlara alışık biri için zorlayıcı standartlarda çalıştık. Bunun çekimlere yansıdığı zamanlar da oldu. Fakat Mira ile olan ilk görüşmemizde filmi çekeceğimiz mekanlara gitmiş ve senaryonun üzerinden geçmiştik. Dolayısıyla bir ölçüde hazırlıklı olduğunu düşünüyorum.

Zorlu çekim sürecinde neler yaşadınız?
Filmin büyük bir çoğunluğunun dış mekanlarda geçmesi, dolayısıyla doğaya bağlı olmamız filmde sahneler ve karakterler arasında yaptığımız geçişlerde bizi çok zorladı. Çünkü bizim havanın kapatmasını veya yağmurun dinmesini beklemek gibi bir lüksümüz yoktu. Bu bizi kurguda daha deneysel olmaya ve çözümler aramaya zorladı. Çekim süreci tüm zorluklarına rağmen çok değerli bir süreçti. “Kumun Tadı” benim ilk filmim olduğu için, birçok yönetmenin ilk filminde yaptığı gibi gözümü karartarak girdim ve bir sürü değerli tecrübeyle çıktım diyebiliriz. 


Mira Furlan

Filmin yarıya yakını etkileyici görüntüler ve durumlar üzerinden ilerlerken kaçak göçmenlerin hikayeye dahil olmasıyla hızlı bir ritm kazanıyor... Evet, filmin başları karakterleri geçmişlerine girmeden, açıklama yapmadan takip ediyor. Kamera seyircinin o an, orada onlarla olmasını amaçlıyor. İşitsel ve görsel bir atmosfer yaratarak karakterleri bu atmosferin içinde tanımamız öncelik kazanıyor. Bu bölümde Hamit’in bir kömür işletmesinde çalıştığını ama İstanbul’a gidip gelirken kaçak mültecileri taşıdığını, Denise adında bir botanikçi ile gizli bir ilişkisi olduğunu, Hamit’in çırağı Mehmet’in bu ilişkiyi gözetlediğini öğreniyoruz. 45. dakika civarlarında Hamit’in mültecilerle köyde sıkışıp kalmasıyla dediğiniz gibi filmin ritmi değişiyor ve o ana kadar gördüğümüz tüm karakterler Hamit’in yazgısını belirlemek üzere bir olay örgüsü içerisine çekiliyor. “Hamit bundan sonra ne yapacak?”, “Mülteciler ne olacak?” soruları üzerine gidiyor. Bu da ritmdeki değişime neden oluyor. 


Ahmet Rıfat Şungar
Sizin sinemadan önce fotoğrafçılık geçmişiniz var değil mi? Fotoğraf hayatıma 16 yaşımdayken girdi. Amerika’da uluslararası ilişkiler okurken vaktimin büyük bir bölümünü karanlık odada veya bilgisayarın başında yazı yazmakla geçiriyordum. Aslında sinema okumak istiyordum ama o zamanlar bu bana olanaksız geliyordu. Film yapmayı kendi kendime öğrenmek ise fazla teknik ve ürkütücü geliyordu. Sonra fotoğrafla uğraşırken sinema üzerine bir aylık kursa gittim, hemen ardından da Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladım. Zaten ondan sonra film yapmaya başladım. Kısa metraj filmim ‘Omega Tilki’yi, ardından da ‘Ben ve Nuri Bala’ isimli belgesel filmi yaptım. Ardından da ‘Kumun Tadı’ geldi.

Fotoğrafçılıktan geliyor olmanın filmlerine bir etkisi oluyor mu?
Bence fotoğraftan da gelen görsel düşünme tarzının benim sinema anlayışım üzerinde belirgin bir etkisi var. Bir hikayeyi anlatmanın bir sürü yolu var. Daha sözel veya oyunculuğa dayalı bir sinema yapabilirsiniz. Benim ilgimi çeken şey algılara yönelik, seyircinin de kendisini orada hissedeceği görsel ve işitsel bir dünya oluşturmak. 


Timuçin Esen, Melisa Önel ve Ahmet Rıfat Şungar, 'Kumun Tadı'nın Berlinale galasında...

‘Kumun Tadı’nın dünya prömiyerini 64. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yaptınız. Sonra hangi festivallerde gösterildi?
Ardından Güney Kore’de Jeonju Film Festivali’nde, İtalya’da, İngiltere’de, Hollanda’da gösterildi. Türkiye’de ilk kez İstanbul Film Festivali’nde, sonra da Antalya Film Festivali’nde seyirciyle buluştu. Şimdi Başka Sinema kapsamında vizyonda.

Yeni bir film projeniz var mı?
‘Kumun Tadı’nın çekimleri bittikten neredeyse bir hafta sonra yeni bir filmin ilk fikirleri ortaya çıktı ve notlarını almaya başladım. Yine Feride (Çiçekoğlu) ile birlikte çalışarak yaklaşık bir yıl boyunca mekan gezileri eşliğinde senaryoyu yazdık. İsmi “16”. Şu anda fon arama sürecindeyiz. Bakanlığa başvurduk, sonucuna göre yurtdışından ortaklarımızla yolumuza devam edeceğiz. Projeyi ilk olarak İstanbul Film Festivali bünyesinde düzenlenen “Köprüde Buluşmalar”da sunduk. Ardından Saraybosna Film Festivali kapsamında düzenlenen Cinelink Plus’a seçildik ve EAVE ödülünü kazandık. Bu programın filmin hem yapım hem de kreatif açıdan gelişimi için çok değerli olacağını düşünüyorum. Yeni filmimizin yapımcılığını Yedi Film’den İpek Kent üstleniyor. Fon çıkması durumunda 2016’nın başında çekmeyi planlıyorum.

Nasıl bir film olacak “16”, biraz bahseder misiniz? “16”, şehrin doğayla çatıştığı, onu köşeye sıkıştırdığı bir sınırda yaşayan genç bir kızın büyüme hikayesini konu alıyor. Bir yanda büyüyen şehir, bir yanda sınırları tehdit edilen doğa, içiçe geçen bir büyüme ve direnme hikayesi.

Son olarak kadın yönetmenin bir farkı olduğunu düşünüyor musun? Zor mudur kadın yönetmen olmak?
Beni etkileyen yönetmenler arasında Andrea Arnold, Lucrecia Martel, Jane Champion gibi kadın yönetmenler var. Kadınlara dair bir göz veya hassasiyetler olduğuna inanıyorum fakat nasıl kadın politikacılar kimi zaman erkeklerden daha “erkek” politikalar üretebiliyorlarsa çekim yapan göz sadece bir kadın olduğu için belirli bir hassasiyeti temsil edecek olduğu anlamına gelmiyor. Dolayısıyla cinsiyetçi bir yaklaşımın yok. Kadın yönetmen olmak zor mudur sorusuna ise kesinlikle zordur diye cevap veriyorum. Film sektörü de diğer bir sürü sektör gibi son derece cinsiyetçi. Ayrıca film yapmanın kendisi zaten son derece uzun ve meşakkatli bir süreç. İşin içine aile ve çocuklar girince iyice zorlaşıyor. Fakat son dönemde kadın yönetmenlerin sayısı az da olsa artıyor. Bu da çok sevindirici.