Madımak'ta olanları bütün dünya öğrenmeli

Madımak'ta olanları bütün dünya öğrenmeli
Madımak'ta olanları bütün dünya öğrenmeli
Sivas Katliamı'nda yaşamını yitiren Hollandalı gazeteci Carina Cuanna'nın hikâyesi film oluyor, "Carina'nın Günlüğü-Sivas 93" adlı filmde başrolü Alman oyuncu Denise Ankel oynuyor. Ankel, özellike katliam sahnelerinden çok etkilenmiş: İsanlar nasıl olup da bu kadar acımasız olabiliyor!

SİNEM VURAL/HÜRRİYET

Carina Cuanna’nın günlüklerinden yola çıkılarak hazırlanan “Carina’nın Günlüğü-Sivas 93” filminde başrol oynuyorsunuz. Ekibe nasıl dahil oldunuz?

Yönetmen Ulaş Bahadır, bir cuma günü bana senaryoyla birlikte bir mesaj gönderdi. “Okuyup ne düşündüğünü söyler misin?” yazıyordu mesajda. Cevap vermek için de pazartesiye kadar vaktim vardı. Sivas’ı ilk kez bu senaryoyla öğrendim. Daha önce bilmiyordum...

Nasıl yani?

Babam o tarihte Türkiye ’de olduğumuzu ve söylüyor ama ben hiçbir şey hatırlamıyorum. O nedenle internette iyi bir araştırma yaptım.

Carina Cuanna’nın fotoğraflarını görünce ne hissettiniz? Birbirinize hiç benzemediğiniz ortada...

Dış görünüşünden ziyade gerçekten 90’lardaki duruma odaklandım. Carina Cuanna, o dönemde kadın haklarıyla yakından ilgilenen bir kadın. Kendimi onun durumunda görmeye çalıştım. “Bu kadın neden Türkiye’yle ilgileniyor?” sorusuna yanıt aradım. Bağımsız, güçlü, kendi kararlarını alan bir kadın. Ailesi Türkiye’ye gitmesini istemiyor, sevgilisi de öyle. Ama o gidiyor. Onu anlayınca, “Sarışın olmamam, Hollandalı olmamam problem değil” dedim. Çünkü
hikâye çok önemliydi. Türk tarihinde de önemli bir yere sahip ve anlatılması gerekiyor. Aynı zamanda çok güçlü bir kadın hikâyesi.

 Carina Cuanna

KATLİAM SAHNESİ KORKUNÇTU

Carina’nın günlüklerinden yola çıkılarak hazırlanan senaryoda sizi en çok ne cezbetti?

Öncelikle bağımsızlığı. Fikirlerini sorarsan, benim Türkiye’ye gittiğimde sahip olduğum fikirlere çok yakın...

Ne gibi?

İlk yüzleştiği şey, insanların açık olması ve sıcakkanlılıkları. Onun İstanbul’da geçirdiği ilk hafta gibi bir hafta geçirdim ben de. Ön hazırlık çalışmaları için İstanbul’da çalışmaya başladığımızda onunla neredeyse aynı haftayı geçirdim. Yönetmenim Ulaş’la gülmüştük hatta. İstanbul’a gittiğimin üçüncü günü mide problemleriyle uğraşıyordum, Carina’nın günlüğünde de İstanbul’daki üçüncü günü öyle.

Çekimleri İstanbul’da tamamladınız değil mi?

Evet, Sivas’a gitmedik.

Peki filmin final sahneleri nasıl geçti? O sahneleri çekerken katliam havasını hissettiniz mi?

Korkunçtu... Çekim sırasında aklımdan şu soru çıkmadı; insanlar nasıl olur da bu kadar acımasız olabiliyor? Aynı şeyi Carina, annesine mektup yazarken de hissediyor. “Bu anneme yazdığım son mektubum ama ona hoşçakal diyemem” demiş günlüğünde. Böyle bir şeye hazır olamazsınız. Çekim yapılırken o durumu ben de yaşadım. Camlar kırıldı, herkes bağırıyordu, benim bir anda koridora çıkmam gerekiyordu. Kameranın çekim alanının dışına çıkmama rağmen koşmaya devam ettim. Gerçekten o acımasız atmosferi hissettim. Bu arada komik bir de anım var bu sahnelerle ilgili.



Komik mi?
Evet... Herkes odaklanmış, kameraman hazır. Aktörler ağlıyor, ben de sahnede öleceğim ve oyuna girmem gerekiyor. Birden çığlıklar başladı, duman her yeri sardı ve Ulaş’ın “motor” sesini duydum. Yere yattım, kalbim çıkacakmışçasına bağırıp ağlamaya başladım. Daha çok duman geldikçe gerçekten de o an öleceğime inandım orada. Ulaş “tamam” deyince kalktım. Meğer bu kadar oyunu boşuna yapmışım, çünkü o an kameranın açısında bile değilmişim! Kendi kendime ölüyorum, kimse görmüyor. (Gülüyor)

BELKİ DE AİLESİNİN ACISINI HAFİFLETİRİM

Film için dil de öğrendiniz değil mi?

Babamın dili olan Türkçe’de kendimi daha fazla ifade etme fırsatı buldum. Babamın konuştuğu dili ve kültürünü anlamam için bir fırsat oldu...

Ulaş Bahadır, Carina’nın ailesinden izin almak için 1,5 yıl uğraştı. Onun bu çabasını nasıl karşıladınız?

Ulaş bu filme her şeyini verdi. Yeri geldi yemek yemedi, uyumadı... Onun bu çabasından hepimiz çok etkilendik. Sık sık bize sıradan bir filmde oynamadığımızı, canlandırdığımız insanların gerçekten yaşadığını hatırlatıyordu. Sürekli
“Bu sadece bir film değil, kalbim bunun için atıyor, bu benim bebeğim” diyordu. Hayatını hiçe sayıp çekimler boyunca kendini bu filme adadı.

Siz de yakında Hollanda’ya gidecek ve Carina Cuanna’nın ailesiyle tanışacaksınız. Nasıl hissediyorsunuz, gergin misiniz?

Ulaş’a ilk söylediğim, Carina’nın ailesiyle tanışmak istediğim, onlara büyük saygı duyduğumdu. Kesinlikle gerginim. Çünkü kızlarını oynayan birine nasıl tepki vereceklerini bilmiyorum. Ama onlarla tüm sevgim ve saygımla gideceğim. Üzerinden zaman geçmiş olsa da, bu tarz yaralar hiçbir zaman iyileşmez. Özellikle de bir anne için... Annesi hakkında gerçekten uzun uzun düşünüyorum.

Belki de yeni bir aileniz olur...

Umarım. Belki onların acısını hafifletebilirim.

Filmle ilgili beklentiniz nedir?

Madımak Oteli’nde olanları bütün dünyaya öğretmesi... Bu yüzden filmin birçok ülkede gösterilmesini isterim.

İKİ KÜLTÜR ARASINDA HİÇ AYRIM YAPMADIM

“Türkçe öğreniyorum” dediğinizde, bu durumun bana biraz garip geldiğini itiraf etmeliyim. Berlin’de, özellikle de Kreuzberg’de yaşayan biri nasıl Türkçe bilemez?

Türkçeyi anlıyorum ama konuşamıyorum. Küçükken de böyleydim. Benimle Türkçe konuşulduğunda Almanca karşılık verirdim. Ama Türkçem şimdi fena değil. İstanbul’dayken de Ulaş “Türkçen iyiye gidiyor ama dili biraz bozmalısın, çünkü Carina’nın dili bir haftada böyle değildi” demişti.

Berlin’de doğup büyüdünüz ama babanız Türk. Hiç iki kültür arasında kaldığınızı düşündünüz mü?

Bin hiçbir zaman kendimi iki kültürde birden yaşıyormuş gibi hissetmedim. İki kültür arasında hiç ayrım yapmadım. İnsanlar Alman mı, yoksa Türk mü olduğumu sorduklarında da “Ben Denise’im ve ne düşündüğünüz beni ilgilendirmiyor” diyorum. Bir kadın olarak yetişmemde Alman kültürünün etkisi olmuştur ama Türkiye’ye 7 yıl sonra tekrar gidip halalarımla görüştüğümde, bazı özelliklerimin onlardan geldiğini gördüm...



BERLİN KAPLANI’NDAKİ SAHNEM KESİLDİ

“Carina’nın Günlüğü-Sivas 93”te de, “Berlin Kaplanı”nda da iyi oyuncularla oynadınız. Onlarla olmak nasıldı?
Üzülerek söylüyorum ki birçoğunu tanımıyordum. Füsun Demirel’le tanıştığımda onu daha önce hiç görmemiştim. Ama Füsun Demirel ve Rıza Akın’la bir araya geldiğimde onların kızı gibi hissettim kendimi. Bu arada “Berlin
Kaplanı”ndaki sahnem de kesildi.

Neden?

Küçük bir sahnem vardı, sadece masada oturuyordum. Ama prömiyerde gördüm ki bütün bar sahnesi kısaltılmış. Filmden çıktıktan sonra çok güldüm. “En azından CV’me yazabilirim” diyordum.

İSTANBUL’DAN AYRILMAK ÇOK ZOR OLDU

Oyunculuğa ne zaman başladınız?

İlk başladığımda 9 yaşındaydım. 11’imden sonra oyunculuk daha seri hale gelmeye başladı. Sonra da oyunculuk okulunu kazandım. Okulu İstanbul’a gelmeden bir hafta önce bitirdim.

Gelecek planlarınız arasında Türkiye’de çalışmak da var mı?

Tabii ki... Bence büyük bir yeteneğim var ve bunu kullanabilmek isterim. Türkiye’de buradakinden farklı bir Denise çıkacaktır ortaya. Film çekimleri bittiğinde İstanbul’dan ayrılmak benim için çok zor oldu. Daha uzun süre kalıp bir projede daha yer almayı isterdim. Çünkü dili öğrenmeye başlamıştım ve kültürü de öğreniyordum.