'Masalcı dede' terminalde

Steven Spielberg'in 'masalcı dede'liğe soyunmadığı film sayısı ne kadar az, değil mi? İlk filmi 'Bela' (Duel), 'Schindler'in Listesi' (Schindler's List), 'Er Ryan'ı Kurtarmak' (Saving Private Ryan) ve 'Azınlık Raporu'nu (Minority Report) bu özelliğinin dışında (çok da dışında değil) tutabiliriz belki.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

FİLM ELEŞTİRİSİ Terminal
Steven Spielberg'in 'masalcı dede'liğe soyunmadığı film sayısı ne kadar az, değil mi? İlk filmi 'Bela' (Duel), 'Schindler'in Listesi' (Schindler's List), 'Er Ryan'ı Kurtarmak' (Saving Private Ryan) ve 'Azınlık Raporu'nu (Minority Report) bu özelliğinin dışında (çok da dışında değil) tutabiliriz belki. Her yaştan izleyiciyi kavramanın yolunu çoktan keşfetmiş bir sinemacının, bunu masalsı atmosferler yaratma becerisiyle sağlıyor olmasını eleştirmek haddimize düşmez. Zira geniş kitlelerle birlikte bizleri de sinema büyüsüne çekebilen ve her hamlesiyle hayranlık uyandırmayı başaran Spielberg, 'uyku'yla (ya da uyuşmayla) aynı cümleleri paylaşan 'masal'ı kullanarak derdini anlatıyor yıllardır.
Ve bu konuda kimsenin bir sıkıntısı yok anlaşılan, ben dahil...
Öte yandan şu sıralar gösterimde olan 'Terminal'le de benzer bir biçeme sırtını dayayan yönetmen, gerçeklerden yola çıkarak kotardığı filmiyle önceki yapıtlarında sergilediği 'sarıp sarmalama' özelliğinden bir miktar uzaklaşmış görünüyor. Bunun nedeni, 'Spielberg formülü'nün savaşlar ve kavgalarla kimlik bulan çağın acımasız yüzüyle örtüşmemesi, pembe gerçekçi yapısıyla birlikte fazlasıyla naif kalması, dolayısıyla da inandırıcılık arayışı içindeki izleyiciyi yeterince tatmin edememesi diye ortaya konabilir. Bu durumu böylesi toplumsal dinamiklere yaslanmayıp, her yönetmenin belli tıkanma noktaları olduğu gerçeğiyle, yani Spielberg hanedanının tekrarlara düşerek zayıflamasıyla da açıklayabiliriz. Ama her iki pozisyonda da sinemacının göreceli bir düşüş içinde olduğunu iddia etmek mümkün.
Hollywood popülizmi
'Terminal', Krakozya adlı hayali bir Doğu Bloku ülkesinden New York'a gelen, ancak ülkesinde çıkan iç savaş yüzünden havalimanında sıkışıp kalan, yani hem ülkesine dönemeyen hem de ABD'ye giriş yapamayan bir adamın trajikomik hikâyesine odaklanıyor. 1988'den bu yana Paris yakınlarındaki Charles de Gaulle havalimanında ikamet eden İranlı mülteci Merhan Nasseri'nin dramından yola çıkan Spielberg, bu durumu Amerikan versiyonuyla ve tipik Hollywood popülizminin yansımalarıyla
ele almış görünüyor.
Tom Hanks'in artık klişeleşmiş, giderek maskeleşmiş oyunculuğu da yönetmene pek yardımcı olmuyor. Ama öte yandan Spielberg, teknik açıdan mükemmele varan kadrajlar izlettiriyor bize. Havalimanı içinde adeta
'kemiksizleşen' kamera hareketleriyle vücuda gelen yapım, yönetmenin yeni dünyalar yaratma özelliğinin üzerinde yükselmeye çalışıyor. Ancak filmin teknik üstünlüğü, kapana kısılmış kahramanının olması gereken ruh haliyle örtüşmüyor ne yazık ki.
Steven Spielberg'in 'sürpriz' unsurunu da unutmadığı, kahramanının yanında taşıdığı 'kutu' ile bunu sağladığı 'Terminal', süprizin açıklanması aşamasındaysa yeterince dâhiyane görünmüyor. Oysaki yönetmenin bu konuda ne kadar yaratıcı olduğunu önceki filmlerinde defalarca görmüş ve hayran kalmıştık. Haksızlık etmeyelim; bu noktada, yönetmenden çok senaristlere topu atmak daha doğru olur sanırız...
Sağım solum sobe!
ABD'nin sağını solunu, önünü arkasını sobelediği bir dönemde bu ülkenin 'merhamet'le aynı kefeye konduğu bir filmin ne kadar inandırıcı olabileceği konusuna kuşkucu bir gözle bakmak, pek de zorlama bir yaklaşım sayılmaz herhalde. George W. Bush, Michael Moore'un 'Fahrenheit 9/11'inden nasıl nefret ediyorsa, 'Terminal'i de o kadar çok seviyordur (ya da sevecektir) mutlaka. Çünkü havalimanı içinde yaratılan 'küçük Amerika', onun savunduğu (daha doğrusu göstermeye çalıştığı) Amerikan değerleriyle gayet güzel örtüşüyor ve asıl önemlisi bunu akıl yoluyla yapıyor!