Maximon Monihan: Amerika, 400 yıldır kölelikle aşk ilişkisi yaşıyor

Maximon Monihan: Amerika, 400 yıldır kölelikle aşk ilişkisi yaşıyor
Maximon Monihan: Amerika, 400 yıldır kölelikle aşk ilişkisi yaşıyor
Festivalde 'Sinemade İnsan Hakları' bölümünde gösterilen 'Sessizlerin Sesi', gerçek öykülerden yola çıkarak Olga'nın dramını çağdaş bir sessiz film formunda ele alıyor. 'La voz de los silenciados / Sessizlerin Sesi'nin yönetmeni Maximon Monihan sorularımızı cevapladı.
Haber: CEYDA AŞAR / Arşivi

Sessizlerin Sesi gerçek olaylara dayanıyor. İlham kaynağınız neydi? Metroda “sağırım” yazılı kartlar dağıtan insanları görmek mi?
Köleliğin gözlerimizin önünde gerçekleşiyor olması. Hem de her gün. Kimsenin moralini bile bozmuyor. Amerika, 400 yıldan uzun süredir kölelikle aşk ilişkisi yaşıyor. Sözde özgürlükler ülkesinde gerçekleşen bu feci şeylerin hepsini kölelikle bağlantılandırabilirsiniz. Her şeyin böyle gözümüzün önünde gerçekleşmesi yorumlamaya değer bir şey gibi göründü. Aslında, trene bindiğimde her gün gözlemlediğim bir şey. Herkes, bu yumuşak başlı ve uysal insanların satmak üzere kartlar dağıttığını görüyorlardı. Asıl çılgınca olan şey ise bu insanlarla etkileşime geçen kişilerin çoğunun aslında bu insanların kendi istekleri dışında bu işleri yapmaya zorlandığının farkında olmaması. Yüzde yüz gerçek bu. Köleleştirilmiş insanlarla etkileşimde olduklarının hiç farkında değiller.

Neden ve nasıl gerçek oyuncularla çalışmamayı seçtiniz?
Bir amatör olarak başka amatörlerle film çekiyorsanız, bu işi para için yapamazsınız (mecazen bu bütçe rakamlarını kullanamazsınız). Gerçek bir oyuncu ya da amatör birini kullanmak konusunda gerçekten bir tercih şansınız olmuyor. Dürüst olmak gerekirse ben amatörleri tercih ediyorum. Bir de gerçekten çok tanınmış yüzlerin olduğu filmlere dayanamıyorum. Neredeyse anında hikayeden çıkmama sebep oluyor. Hey bakın! Tom Hanks tekne kaptanıymış gibi yapıyor. Filmdeki herkes arkadaştı. Hikayedeki kim, kime benziyor ona baktık ve rolü o kişiye verdik. Oyuncu seçiminin tek numarası buydu.

Bu sizin ilk uzun metrajlı filminiz. İlk filminizin bu kurbanlarla ilgili olmasından emin miydiniz?
Evet, bu benim ilk gerçek filmim. Daha önce çektiklerim kaykay filmleri, video klipler, reklamlar (Iyy!) ve dostum Prince Paul’la çektiğim ve gurur duyduğum yarım saatlik sahte belgesel filmlerdi. Kameraya yaklaşan herkesin hedefi güzel bir uzun metrajlı film çekmek (ya da bugünlerde televizyon dizisi). Kulağa fazlasıyla klişe geliyor ama doğru: Çocukken Super 8’le kil animasyon (claymation) filmler yapardım. Bütün bu süre boyunca yazmıştım, yani anlatmak istediğim çok hikayem vardı. Sessizlerin Sesi bunlar arasında çekmesi en ucuz fikir olmuştu hep. Şu araba şirketi “gençlik kültüründen” faydalanmak istediğinde, onlar için her kısa film çektiğimizde bize kamera ve istediğimiz yere uçak bileti vereceklerini söylemişti. Biz de “İlk 10 dakikayı onlara veririz, sonra kendi uzun metrajımızı çekeriz,” dedik. Sorunuzu cevaplayacak olursam film fikirlerimin çoğu farklı adaletsizlik türlerine maruz kalan insanlara odaklanıyor.

Karakteriniz Latin Amerikalı. Gerçeklere bağlı kalmaya mı karar verdiniz?
Bu zorlu olayları yaşayan insanların hepsi Latin Amerikalı. Yani mantıklı olan gerçeğe sadık kalmak ve senaryoyu Latin Amerikalı bırakmaktı. Aynı zamanda, daha makro düzeyde bakacak olursak Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika’yla her zaman garip bir geçmişi ve ilişkisi oldu. Hepsi de daha önceden bahsettiğim kölelik mevzuuna bağlanıyor.

Çekimler sırasında duyma engelli bu insanlara karşı yoğun bir ilgi ya da farkındalık dikkatinizi çekti mi?
İnsanlar, birinin farklı olduğunu fark ettiğinde garip davranmaya başlıyorlar. Dünyanın her yerinde neredeyse tipik bir davranış bu. Ama filmi çekerken ilginç bulduğumuz şuydu: Janeva, metroda vagonun bir kapısından girecekti, biz de kamerayla vagonun diğer ucundaki kapıdan içeri sızacaktık. Polis gelmesin diye dikkatli hareket ederek hızla kamerayı kurduk (11 Eylül ’den sonra New York’ta metrolarda çekim yapmak yasak). Janeva’ya role girmesi için gizlice işaret verdik. Metrodaki kimse başta film çektiğimizi bilmiyordu. Asıl şaşırtıcı olansa, metrodakilerin kamerayı gördükleri anda ona para vermeye çalışması oldu. Biz de dürüst sinemacılar olarak hemen parayı iade etmeye kalkıyorduk (çekimi bitirdikten sonra tabii ki). Neredeyse her seferinde “Hayır, hayır,” diyorlardı. “Para kalabilir. Onun bizden çok paraya ihtiyacı var.”

Bu toplumsal mesajı yaymak için başka planlarınız da var mı?
Öyle umuyorum. Filmin okullarda gösterilmesini, insan kaçakçılığı, sağırlık, göçmenlik ve küreselleşme meseleleriyle ilgilenen gruplara gösterilmesini isteriz. Asıl büyük hedefse, New York basınının bu konuda konuşmasını sağlamak.

Hıristiyan işaret dili okullarına para vererek sağır köleler kiralayanların cezalandırılması konusunda herhangi bir gelişme var mı?
1997’de New York’ta bu çetelerden birine karşı büyük bir baskın yapıldı. Yanılmıyorsam, hepsi sonradan serbest bırakıldı. Asıl çılgınca olan bu tarz operasyonların arada sırada devam etmesi. İnsan kendi kendine şöyle düşünüyor: “Otu kökünden çekmezsen, büyümeye devam eder.”

Filmi şu seanslarda izleyebilirsiniz
17 Nisan 19.00 Beyoğlu
18 Nisan 13.30 City’s
19 Nisan 16.00 Atlas 3