Melisa Önel: Bir duygunun peşinden gittim

Melisa Önel: Bir duygunun peşinden gittim
Melisa Önel: Bir duygunun peşinden gittim
Dünya prömiyeri Berlinale'de gerçekleşen 'Kumun Tadı', Türkiye'de ilk kez 16 Nisan'da İstanbul Film Festivali'nde seyirciyle buluşacak. Altın Lale için yarışacak film, Melisa Önel'in ilk uzun metrajı. Mültecilik ve insan kaçakçılığı temaları etrafında gelişen hikâyesiyle seyirciyi bir grup yalnız insanın dünyasına sokan Önel, soruları yanıtladı.
Haber: ENGİN ERTAN / Arşivi

Kumun Tadı
16 Nisan Çarşamba 21.30 Atlas

‘Kumun Tadı’nın senaryosunu Feride Çiçekoğlu ile beraber yazdınız. Bu ortaklık nasıl gelişti?
Yüksek lisansımı Bilgi Üniversitesi’nde yapmıştım ve Feride Çiçekoğlu’nu o dönemden tanıyordum. Kumun Tadı için Kültür Bakanlığı’ndan senaryo desteği aldıktan sonra bir süre üzerinde kendim çalıştım. Daha sonra projeyi Feride ile paylaştım ve onun da ilgisini çekti. Daha sonra mekânları araştırmaya ve karakterleri oluşturmaya başladık, bir daha da yolumuz ayrılmadı.

Okullu bir yönetmen olmanın Türkiye ’deki sektörde ne gibi avantaj ve dezavantajları var?
Sette tecrübe sahibi olmak çok önemli elbette. Ben Kumun Tadı’nı çekmeye başladığımda bu anlamda deneyimim çok azdı. Dezavantaj olarak bunu söyleyebilirim. Eğitim sürecinde teori daha ağır basıyor ve ben işin o tarafını çok seviyorum. Bu da kuşkusuz çekeceğiniz filmi çok besliyor. Ayrıca okulda edindiğiniz çevre de çok önemli.

Filmin görsel tasarımı nasıl gerçekleşti?Aslında yazdığımız senaryoda da görsellik ağır basıyordu. Proje dosyamız mekân çekimleriyle veya oyuncu adaylarıyla yapılan çekimlerle doluydu. Bu nedenle filmin görsel dokusu benim için çok netti. Görüntü yönetmenleriyle yaptığımız ilk görüşmelerden itibaren de bu fikirler üzerinden ilerledik.

Kumun Tadı için bir atmosfer filmi diyebiliriz. Bu bağlamda görsellik kadar ses tasarımı da çok önemli. Biraz ses tasarımı sürecinden de bahseder misiniz?Filmin müzikleri Erdem Helvacıoğlu’na, ses tasarımı da Umut Şenyol’a ait. Fakat filmin müziklerinin zaman zaman atmosfer sesleriyle karışması en başından beri istediğimiz bir şeydi. Erdem’le yaptığımız görüşmelerde her bir sahnenin teması ve bu temaya uygun olarak hangi enstrümanın kullanılacağı veya ortam sesinde neyin ön plana çıkartılabileceği üzerine uzun uzun konuştuk. Hedeflenen şey bir atmosfer filmi olduğu için, gerçekliğe de yüzde yüz bağlı kalmamayı tercih ettik ve çok yaratıcı bir süreç oldu.

Gerçekliğe bütünüyle bağlı kalmamayı tercih ettiğinizi söylediniz ama bir yandan da filmin merkezindeki mültecilik teması seyirciyi ister istemez bu noktaya çekiyor. Bu dengeyi nasıl sağlamaya çalıştınız?
Filmi gerçeklikten koparan esas şey çizgisel bir zaman akışına sahip olmaması. İlk 15 dakikası belirli bir ruh halini yansıtmayı hedefliyor ve olay örgüsünden ziyade bir duygunun peşinden gidiyor. Daha sonra olay örgüsünü takip etmeye başladığımızdaysa mülteciler hikâyeye dahil oluyor. Filmin kurgusunu yapan Özcan Vardar ile bunu ritimsel bir dizgi olarak düşündük. Gerçeklik ve karakterlerin algısı arasında gidip gelen bir dünya yaratmaya çalıştık.

Filmin İngilizce adı Seaburners nereden geliyor?Bu aslında İngilizcede var olan bir kelime değil. Fakat Afrika edebiyatında kullanılıyor. Afrikalı mültecilere verilen bir isim; deniz yoluyla göçtükleri ve yolculuk sırasında kimliklerini yaktıkları için. Bu terimle karşılaştığımda benim de çok hoşuma gitti ve filme isim olarak seçtim.

İlk filminizle İstanbul Film Festivali’nde yarışacaksınız. Festivalin sizin kişisel tarihinizde nasıl bir yeri var?Ben İzmirliyim. İstanbul’a geldiğimde şehirle bağ kurmamda İKSV’nin düzenlediği festivallerin çok büyük etkisi olmuştur. İstanbul Film Festivali de bunlardan biriydi. Zamanında takipçisi olduğum bir festivalde bu sefer benim filmimin seyirciyle buluşacak olması çok heyecan verici ve özel bir duygu.