Mesele bira içememek değil

Mesele bira içememek değil
Mesele bira içememek değil
One love'dan sevgilerle: Taraflar sanırım şunlar bunlar değil, 'az şarkı bilenler'le 'çok şarkı bilenler'...
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ / Arşivi

Biz halbuki, bence, buraları çok severiz. O yüzden mesela, festivalin ana sponsorunu, dünyanın en güzel yeşiliyle mavisinin sarıldığı memlekete termik santral kuruyor diye, zaten protesto ederiz. Hatta bir başkasını, reklamları cinsiyetçi olduğu için içmeyiz. İnce eleriz sık dokuruz. Buralarda artık bir şeyler değişsin, iyi şeyler de olsun isteriz. Bu ülkeyi, ne kadar içimizi sıksa da, severiz. Yurtdışından arkadaşlar gelse, İstanbul ’u gezdirirken çaktırmadan yüzlerine bakarız. “Nasıl ama?” diye İstanbulla hava atarız. Gülcan Mıngır çizgiyi ilk geçen atlet olunca seviniriz. Emek’i yıktırmayız. “Velev ki i…iz”deriz. Kocası tarafından öldürülen Eylem Pesen’in davasına müdahil oluruz. Sivas’la utanırız Hrant’a, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, ağlarız. Yani biz buradayız. “İşte yük” dediniz mi, cevabımız “Buyurun sırtımız”. Ama artık zor! Biz artık bu ülkeyi sevmiyoruz. Ya da Kaiser Chiefs şarkısı ‘Everyday i love you less and less’in çok güzel anlattığı gibi, sevgimiz her gün biraz daha azalıyor. Yakında da tükenir zaten.
Aslında bir festival yazısı, Keiser Chiefs performansı yazacaktım. Ama festivalde öyle şeyler oldu ki, sadece müzik konuşmak artık imkansız. Ya da Antony Hegarty’nin geçen gün Açıkhava konserinde dediği gibi, müzik aslında zaten bu. 10 yıldır Efes One Love adıyla düzenlenen müzik festivalinin ismi, dün, 11.’sinde değişti. Efes’i gitti, One Love’ı kaldı. Festivalden birkaç gün önce, “İptal olacak”, “Başka yere taşınacak söylentileri çıktı. Organizasyon firması, “Hayır”, dedi. “Festival her zamanki yerinde gerçekleşecek.”
Ancak dün öğlen saatlerinde, yani kapıların açılmasına yarım saat kala, bir açıklama geldi. Denildi ki, "Yazılı anlaşmalarımız olmasına ve mevzuatlara uygun olmasına rağmen, işletme sahiplerinin ruhsatlarını kullandırmaması nedeniyle, etkinliğimiz süresince alkollü ürün satışı yapılmayacaktır. Tarafımıza çok kısa süre önce bildirilen bu durum nedeniyle tüm müzikseverlerden özür dileriz.” Yani, Santralistanbul Bilgi Üniversitesi’ne ait olduğuna göre, inisiyatif üniversite rektörlüğündeydi. Nedir yani, yoksa YÖK’e kadar uzanıyor muydu? Bilemiyorum. Çünkü dün, ortalıkta bu sorularıma yanıt verecek kimseyi bulamadım. Hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Kimse, bu emrin kimden çıktığından emin değil. Bilgi Üniversitesi’nin yaptığı açıklama da yetersiz. Ben şundan hiçbir şey anlamadım mesela: İstanbul Bilgi Üniversitesi, bu tür konser etkinliklerinin gerçekleşmesine doğrudan karışmamakta, etkinlikler kampüs alanında saygın organizasyon şirketleri tarafından, kiralama temelinde düzenlenmektedir. 14-15 Temmuz 2012 tarihinde Santralistanbul'da gerçekleşecek olan 'One Love Festival 11' adlı müzik festivali de bu çerçevede düzenlenmiş bir etkinliktir. Üniversitemizin düzenlediği bir aktivite değildir. Medyaya yansıyan 'festivalde içki satışı' tartışmalarının muhatabı ya da sorumlusu üniversitemiz değildir. Hiçbir üniversite içki satma yetkisine sahip değildir, ruhsat verme yetkisi de yoktur. Bu etkinlikler, gerekli yasalar çerçevesinde, yasal izinler alınarak yapılmaktadır, üniversitemizin özgün bir tasarrufu söz konusu değildir.'
Bu durumda sorumlu kim? Üniversite topu organizasyon şirketine, şirket üniversiteye atıyor. Yoksa inisiyatifi, ruhsatını kullandırmayan, üç beş mekanda mı? Sanırım sorumlular aslında çok daha uzaklarda. Muhtemelen bir telefonla bitiriyor filan.



Yettin artık “Beraber yürüdük biz bu yollarda”!


Aslında sorumlu kim biliyor musunuz? Az şarkı bilenler. Dün festivale gelmek için vapura bindim. Vapurun her daim açık tek kanalında, Tayyip Erdoğan şarkı söylüyordu. Çekilecek bir medya değil o tabii. Normalde o yana bakmamaya, ekrandan çok uzak bir yere oturmaya filan çalışıyorum. Ama işte kulaklıklarımı, bir çay istemek için çıkardığımda duyuverdim sesini. Yine o şarkıyı söylüyordu. Sadece güftesini tabii. “Beraber yürüdük biz bu yollarda” deyip, halka tekrarlatıyordu. Tuhaf vurgular, yanlış hecelemeler filan… O an düşündüm hakikaten sorumlu bu, ‘az şarkı bilenler’. Keşke başka şarkılar da dinleseler, kafaları açılsa, dünyaya başka bakabilseler. Bir şarkıyla ömür geçmez. Böyle bir araştırma vardı sanki, az şarkı bilmekle zeka gelişimi doğru orantılıydı. Belki de umut birer karışık kasette…


“Biz Kaiser Chiefs’iz”

Şunu da söyleyeyim ki mesele bira içip içememek değil. Nedir yani, çıkarsın konserde gidersin bir yerde oturur içersin. Kapıda vardı, 10 liraya. En kötü oradan alırsın. Ya da çay içersin. Mesele bu değil. Mesele, bir hafta sonu eğlencesinin, bir festivalin huzursuz bir şeye dönüştürülmesi. Kendini tedirgin, gergin hissetmen. Dışarda birileri toplanmış lafını duyduğunda can güvenliğinden endişe etmen. Dışardakilerin içeride neler olduğu hakkında en ufak bir fikri olmaması.
Halbuki bakın içerde neler oldu:
Kaiser Chiefs nefis bir performans gerçekleştirdi. Solist Ricky Wilson, her zaman olduğu gibi, çok enerjikti. Elindeki zili havaya atıp tuttu, dizinde sektirdi, göğsüne vurdu. Sahneyi tutan demirlere tırmandı, kamerayı eliyle tutup kendine çekti, hatta bir ara sahneden inip Efes Lounge’a gitti, duvara tırmanıp şarkı söyledi. Bira meselesini duymuş, bir ara “Bira yokmuş. Gerçekten mi? Hiç mi yok?” diye sordu. Elinde bira dolu bardaklarla sahneden indi ama seyirciye mi dağıttı onlar bilemiyorum. Oralar bi’ karıştı.
Davulda Nick Hodgson çok iyiydi. Festivalin en çok birasını o içmiş olabilir. Kamera da hep yakaladı. Güleryüzlü, enerjik ve samimiydi. Geri vokalin davulcu olması nadir bulunan güzel şeylerden.
En büyük alkış Ruby’ye koptu. Şarkı bitince Wilson, koro kısmını enstrümansız olarak seyirciye bir daha söyletti. Seyirci, canı sıkkın da olsa, güzel eşlik etti Keiser Chiefs’e. Wilson hiç bağırmadıysa on kere “Biz Keiser Chiefs’iz” diye bağırdı. Never Miss a Beat, Everything Is Average Nowadays, Kinda Girl You Are, Good Days Bad Days, On the Run, Na Na Na Na Naa, Everyday I Love You Less and Less, I Predict a Riot, Little Shocks, Modern Way, Listen to Your Head, Ruby, The Angry Mob’u çaldılar. Biste boyunlarında beyaz havlularla dönüp, Love's Not a Competition (But I'm Winning) ve Oh My God’ı söylediler. Bir süreliğine de olsa canımızın sıkıntısını unutturdular. Sağ olsunlar, var olsunlar.


“Yüzümdeki damlalar ilk defa yağmurdan değil”
Bu arada Keiser Chiefs’ten önce, güneş yavaş yavaş batarken sahnede Damien Rice vardı. Seyircisi biraz azdı ama Rice iyi görünüyordu. Pek konuşmadı, çaldı gitti. The Blower’s Daughter’ı sona sakladı. Önümde bütün konser boyunca, kendisine yüz vermeyen bir çocuktan bahseden kız ancak bu şarkıda sahneye döndü. Sonra bir de Hallelujah söyleyip gitti. “İstanbul’a ilk gelişim” dedi. Herkes sıcak havadan şikâyet ederken o sıcaktan mutlu olduğunu söyledi. Ülkesinde, İrlanda, yüzünde gördüğü tek damlanın yağmur damlası olduğunu, uzun süreden beri ilk defa terlediğini ve mutlu olduğunu söyledi. Genel olarak mutlu görünüyordu zaten. Hep tebessüm etti. Kızıl sakalları, küçük suratı, hep kıstığı yeşil gözleri ve seslendirdiği romantik şarkılarıyla Damien Rice, insanda şefkat uyandıran bir müzisyen. The Blowers’s Daughter’da vokalisti Lisa Hannigan’ın seslendirdiği bölümü, sesini iyice inceleterek kendisi söyledi. Azcık çatlas da güzeldi. Volkano, Delicate, Cold Water, Amie, Eskimo, The Proffessor, I Remember, Elephant, Cannonball… söyledi. Tek başına sahneyi doldurdu. Teşekkür edip yine görüşürüz diyerek biraz mahzun, sahneden ayrıldı.