Metalciydi teknocu oldu!

Metalciydi teknocu oldu!
Metalciydi teknocu oldu!
Hipnotik parçalarıyla ambient techno müziğe yeni açılımlar getiren The Field, nam-ı diğer Axel Willner, 3 Nisan Cuma akşamı Salon IKSV'deki konseri öncesi Radikal'e konuştu...
Haber: HEVAL OKÇUOĞLU / Arşivi

The Field, nam-ı diğer Axel Willner, 2007’de muhteşem bir başarıya imza attığı albümü ‘From Here To Sublime’ı yayınladığında hem müzik endüstrisi, hem de ambient techno hayranları yeni favorisini bulmuştu. Lionel Richie, Kate Bush, The Flamingos gibi ünlü müzisyenlerin şarkılarından kesip biçtiği sample’larla yarattığı duru ve zengin sound, onu elektronik müzik aleminde benzersiz bir konuma taşıdı. Albüme, son 10 yılın en iyi albümleri listelerinde sık sık denk gelmek mümkün. İsveçli müzisyenin son el emeği göz nuru mahsulü geçtiğimiz sene yayınladığı son albümü ‘Cupid’s Head’in remix’leri idi. Willner, The Field adı altında üretimine devam ederken canlı performanslarını da aksatmamaya özen gösterdiğini belirtiyor. Müziğini dinlerken hangi sample’ı nereden aldığına dair tahmin yürütmeye çalışmak eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. The Field’in tekerrür büyüsüne 3 Nisan akşamı Salon IKSV’de canlı şahit olmak mümkün.

Geleneksel pop şarkılarını ‘micro-sampling’ adı verilen bir işleme tabii tutup, farklı bir atmosferik minimal techno sound’u yakalıyorsunuz. Sample’ladığınız şarkıları nasıl seçiyorsunuz?
İyi de olsa, kötü de olsa sample’ladığım parçalarla her zaman bir bağ kuruyorum. Çoğu zaman parçalar bana bir şeyler ifade ediyor. Bu da benim onları kendime göre yorumlama tarzım diyebilirim.

2011’de yayınladığınız başarılı LP’niz ‘Looping State Of Mind’ı 2014’te melankolik ve aynı zamanda enerjik bir albüm olan ‘Cupid’s Head’ takip etti. Şimdi nelerle uğraşıyorsunuz?
Şu an turnedeyim ve ek projelerle haşır neşirim. The Field olarak yeni parçalar üzerinde çalışmaya başladım.

Kendini tekrar eden minimalist müziğin evrensel ve büyülü bir yanı var. Bunu neyle bağdaştırabilirsiniz?
Bence bu çok ilkel bir his, ta ilk günden beri içimizde saklı olan bir şey. Tekrar tekrar söylenen ilahilerden, kabilelerin davul seslerine kadar insan ırkının kökeninde var.

Sizin durumunuzda dahilik amaçsızca tekrar eden seslerden kaçınıp, monotonluğa asla düşmemekte yatıyor. Bunu nasıl beceriyorsunuz?
Yalnızca bir şeyleri daha ileriye taşımak için kalbimin sesine kulak verdim. Ben ona kulak verdikçe o da kendini dengeledi. Konu tekrar olduğunda üzerinde yürüdüğünüz çizgi çok incedir.

Eski parçaları mı yoksa çağdaş eserleri mi sample’lamayı tercih ediyorsunuz?
Her şey olabilir ama genelde bir eser ne kadar çağdaş ise prodüksiyonu da o kadar iyi oluyor.

Küçüklüğünüzde ailenizle beraber dinlediğiniz müzikler nelerdi?
Ailem ABBA, The Beatles, Led Zeppelin dinlerdi, ben bu gruplarla ilgilenmezdim. Büyük kardeşlerimin yolundan gittim. Black Sabbath ve diğer metal gruplarını dinliyordum. Erken gençlik yıllarımda ise punk dinlemeye başladım. İlham aldığım çok isim oldu ve bu isimler hala değişmeye devam ediyor, bazıları gidiyor, yenileri geliyor. The Field için en baştan beri ilham aldığım isim ise Gas.

LCD Soundsystem’dan tanıdığımız James Murphy her DJ’in mutlaka bir sene bir punk grubunda yer alması gerektiğini söylemişti. Bu düşünceye katılıyor musunuz?
Bu sözü ne üzerine söylediğini bilmiyorum ama ikisinin arasında büyük farklılıklar var, seyahat ve turne de buna dahil. Bunların hepsini yaptığında çok da şımarıklaşmıyorsun.


Son üç yılda geçirdiğiniz kişisel değişimi nasıl tanımlarsınız?

Yaşlandım ama aynıyım!

Önümüzdeki günler için planlarınız neler?
Sam Barker’la ambient bir proje üzerinde çalışıyorum. Umarım bu sene yayınlayabileceğiz. The Field adı altında da bir kaç parça yayınlayıp dengeyi fazla bozmadan canlı performanslar ortaya koyacağım.

The Field (Live) ve sonrasında Berlin’in önemli gece kulüplerinden Berghain’in “resident DJ”i olarak başarılı işlere imza atan Sam Barker, 3 Nisan Cuma akşamı Salon’da. Kapı açılışı 22.00