Michael Haneke usulü 'Türlerin kökeni'...

Michael Haneke usulü 'Türlerin kökeni'...
Michael Haneke usulü 'Türlerin kökeni'...

?Beyaz Bant?taki kadrajlar Ingmar Bergmanvari bir atmosfer yayıyor.

Sert ve huzursuz edici filmlerin yönetmeni Michael Haneke'nin, geçen yıl Cannes'de 'En iyi film' seçilen son çalışması 'Beyaz Bant', bugün vizyona giriyor. Film izleyicisine, 1. Dünya Savaşı öncesi küçük bir Alman köyündeki hiyerarşiden ve ilişkilerden yola çıkarak Nazizmin köklerine doğru bir yolculuk yaptırıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Not: İzlendikten sonra okunması tavsiye olunur
İnsan doğasına ait tuhaflıkları araya hiçbir ‘yumuşatıcı engel’ koymaksızın önümüze atan ve hazmı zor sert filmleriyle kendi yolunda her daim yalnız yürümeyi tercih eden Michael Haneke, 2005 tarihli çalışması ‘Saklı’da (Cache) Avrupa medeniyetinin, ‘medeniyetler savaşı’ndaki konumunu tarif etmeye çalışıyordu. 2008’de, eski bir projesi olan ‘Ölümcül Oyunlar’ı (Funny Games) bir de Amerikan topraklarında çeken Avusturyalı büyük usta, son çalışması ‘Beyaz Bant’ta (Das weisse Band) adeta, ‘Saklı’nın köklerine iniyor ve yaşlı kıtadaki faşizmin ‘ergenlik dönemi’nde dolaşıyor.

Köyümüze geri dönelim
Geçen yıl Cannes’dan ‘Altın Palmiye’ zaferiyle dönen ‘Beyaz Bant’ta hikâye, 20. yüzyılın başlarında, küçük bir Alman köyünde geçiyor. Haneke, kamerasını uzattığı köy tasvirinden baron, papaz, çiftçi, öğretmen, doktor, çocuklar gibi karakterler seçiyor ve bir anlamda küçük çaplı bir toplumsal modele soyunuyor. Bu ataerkil yapıda, kadınlar edilgen erkekler ise baskın ve buyurgan. Yaşlılık dönemi sesiyle öyküyü anlatan konumundaki öğretmen ise bu yapının belki de en idealize karakteri ve bir anlamda, ‘aydın’ı temsil ediyor. Lakin, o da öyküdeki varlığıyla Avrupa entelijansiyasının bir anlamda ‘teoride iyi ama pratikte işlevsiz’ prototipine ses veriyor (öğretmenin, baronun çocuklarına bakan genç Eva’yla yakınlığı da, filmin romantizme göz kırptığı ve bu sert iklimde kırılganlaştığı tek yan hikâye).
Film, köyün doktorunun atıyla evine dönerken geçirdiği bir kazayla başlıyor. İki ağaç arasına gerilen ince bir tel, atın düşmesine ve doktorun da kolunu inciterek bir süreliğine hastaneye kaldırılmasına neden oluyor. Bu olay, köydeki sonradan gerçekleşecek faili meçhul kimi tuhaflıkların öncüsü oluyor. Baronun hizmetinde çalışan çiftçinin karısı kazada ölüyor, baronun minik oğlu önce dayaktan geçirilip ayağından bir ağaca asılı olarak bulunuyor, köydeki heybetli bir konakta yangın çıkıyor, doktorun yanında yaşayan ebenin özürlü oğluna işkence yapılıyor vs. Film boyunca, biz bu öykünün nereye varacağını merak ederken, adımıza olayları takip eden öğretmen de, bir dedektif gibi takılsa da, nihayetinde onun da elinden gelen bir yere kadar oluyor (çünkü o da nihayetinde bu sistemin devamından yana).

Masumiyet mi, o da ne?
Haneke, belki de izlenmesi en rahat filminde (bunu şiddetle olan ilişkisi kadar metaforlar açısından da söylüyorum), öyküsünü anlatıyor ve bize, ancak finalden sonra düşünce fırsatı tanıyor. ‘Beyaz Bant’, polisiye örgüsü kadar karakterlerin birbirleri arasındaki ilişkilerden çıkarılacak ‘dersler’le dikkat çekiyor. Sınıf savaşları arasında biçimlenen hayatta, faşizmin ayak seslerini yavaş yavaş duymak mümkün. Nihayetinde öykünün sonlarına doğru Saraybosna’da Arşidük Ferdinand’ın vurulduğunu ve herkesin (yani büyük Avrupa ailesi fertlerinin), bu olaydan sonra çıkan savaştaki yerini aldığını öğreniyoruz.
Haneke, öykü boyunca yaptığı vurgularla Alman ulusunun Nazizme olan sevdasının, 30’larda, ‘vatandaşı’ Adolf Hitler’in ortaya çıkmasıyla değil, yüzyıl başındaki bu ‘hayali’ köy modeliyle zaten yavaş yavaş filizlendiğini ve ‘badem bıyıklı’yla da ürünlerin alındığını ima ediyor (gibi geldi bana). Öte yandan film görüntü yönetmeniği Christian Berger’in enfes siyah-beyaz kadrajlarıyla etrafa (Ingmar) Bergman tadı yayıyor. Ama iş bu kadarla kalmıyor; genel tasvir Lars von Trier’in özellikle ‘Dogville’i türünden bir atmosfer de yaratıyor. Çocukların toplu halde dolaşırken yüzlerine yansıyan ruh ifadeleri de bilumum modern ve post-modern gerilimleri çağrıştırıyor (mesela New York Times’ın eleştirmeni A. O. Scott bu noktada, 60’ların ünlü İngiliz gerilimi ‘Village of the Damned’ı hatırlamış).
Bütün bu toplumsal denge içinde filme ismini veren ‘Beyaz Bant’ ise (ki bu ‘Bant’ meselesinin köklerine, dün Fatih Özgüven köşesinde açıklık getirmiş), köy papazının, masumiyeti temsilen kendi çocuklarına taktığı bir tür nişâne. Lakin bu nişâne, zamanla aslında bütün yalanları örtbas etmeye yarayan bir simgeye dönüşüyor. Bant olsa da olmasa da, ‘kötülük’ ve de ‘şiddet’ köyde alıp başını gidiyor. Küçük kızın kafesteki kuşu makasla ortadan kaldırması ise, ilkokul dönemimde okuduktan sonra zihnimde uzun süre etkisini koruyan Ömer Seyfettin’in ‘İlk Günâh’ adlı hikâyesini hatırlattı bana. 

Küçüğün küçüğe yaptığı...
Sonuç? 68 yaşında, dünyanın gidişatına ilişkin filmler üretmeyi sürdürürken ‘kötülük’le olan bağını her dem taze tutan Haneke, ‘Beyaz Bant’ta elbette ki küçük bir Protestan Alman köyünden yola çıkıyor ve Nazizmin yeşermesine ilişkin bir hikâye anlatıyor ama vardığı noktanın evrenselliği tartışılmaz. Gündelik hayattaki faşizm , bir kartopu misali yuvarlana yuvarlana büyür ve günün birinde sistemin temel şiarına dönüşür. Kuralları ve mutlak değerleri sorgulamanın tam da zamanı... Dünyanın bu yöresinden bakarsak da hem içeride hem de dışarıda demek istiyorum.
Tabii zamanlama da ilginç. Türkiye bu aralar büyüklerin küçüklere olduğu kadar, küçüklerin de daha küçüklere yaptığı ‘kötülük’leri (Siirt ve Manisa’yı kastediyorum elbet) tartışıyor. Bazen bizim gerçeklerimiz, Haneke’nin öngörülerini bile aşıyor sanki...

Yine yeşillendi Irak meselesi...
‘Bourne serisi’nin yaratıcısı Paul Greengrass’ın, has oyuncusu Matt Damon’la birlikte kotardığı ‘Yeşil Bölge’, Irak Harekâtı’nın ‘resmi’ gerekçesi ‘Kimyasal silahların varlığı’ konusuna kafa patlatan, kayda değer bir aksiyon

Amerikan toplumunun ve de militarizminin Irak konusundaki günah çıkarmaları devam ediyor. Neden o topraklarda bulunduklarını sorgulamaktan çok askerlerin yaşadığı psikolojiyi anlatarak altı Oscar’a ulaşan ‘The Hurt Locker’ın, üzerimize boca ettiği onca patlamadan mütevillit toz bulutunu henüz silkelemişken, bugünden itibaren vizyona giren ‘Yeşil Bölge’yle (Green Zone) de meselenin daha ‘derin’ noktalarında dolaşıyoruz. İrlanda tarihi içinde son derece önemli bir yeri olan ‘Kanlı Pazar’ı, belgesele yakın bir anlatımla ve yüreklerimize işleyen bir filmle önümüze atan Paul Greengrass, bu çıkışının ardından ‘felsefi’ içeriği de olan aksiyonların yönetmeni olup çıkıverdi. ‘Adamı’ haline gelen Matt Damon’la tamamladıkları ‘Bourne serisi’nin, ikinci ve üçüncü adımı ‘Medusa Darbesi’yle ‘Son Ültimatom’da kamera arkasına da geçen İngiliz yönetmen, ‘Yeşil Bölge’yi de bir anlamda Bournevari çizgilerle donatmış.

‘Macellan’ yalanı
Hikâye, Pentagon’un Irak’a girme gerekçeleri üzerine kafa patlatıyor. Senaryo ise Washington Post’un eski Bağdat Büro Şefi Rajiv Chandrasekaran’ın ‘Imperial Life in the Emerald City’ adlı kitabına dayanıyor. Dolayısıyla öyküde gerçekçilik yoğun olarak hissediliyor ama filmin sonuçta bir kurguya dayandığını ve hayatın, çoğu kez olduğu gibi farklı yerlerde aktığını görmek mümkün. Konuya dönersek... Yıl 2003; Amerika, müttefiklerle birlikte Irak’a girmiş. Küçük bir birliğin başındaki kıdemli çavuş Roy Miller ise, adamlarıyla birlikte ihbar alınan yerlerde ‘kimyasal silah’ arıyor. Lakin nereye el atsa, boş çıkıyor. Birkaç operasyon sonra Miller, bu gerekçenin koca bir yalan olduğunun farkına varıyor. Ve bu noktada da savaşına başlıyor. Öykünün diğer karakterleri ise aynı yalanın peşinde olan CIA Büro Şefi Martin Brown, yörenin istihbaratından sorumlu Clark Poundstone ve ‘embedded’ gazeteci olarak çalışan The Wall Street Journal muhabiri Lawrie Dayne. Miller, meselenin derinlerine indikçe, harekâtı kamuoyu gözünde ‘legalleştiren’ Dayne’nin yazılarına rastlıyor ve muhabirin haber kaynağını merak ediyor. Dayne ise haberlerinde, Beyaz Saray’a yakın çevrelerin kendisine ‘Macellan’ kod adlı bir Iraklı üst düzey askeri yetkiliden bahsedildiğinden dem vuruyor ve bu şahıstan alınan bilgiler doğrultusunda ‘Kimyasal silahlara’ sahip olan Saddam’ı devirmek için harekete geçildiğini yazıyor. Miller da, bir anlamda tıpkı Bourne gibi takımdan ayrı düz koşulara girişerek bu teorinin doğru olup olmadığını araştırıyor.

El Baradey o kadar söylemişti
Greengrass elbette o üstün yetenekleriyle bu öyküye yeterince felsefe ve aksiyon katmayı ve heyecanı, son ana kadar ayakta tutmayı başarıyor. Saddam’ın generali El Ravi ve bir ayağını İran-Irak savaşında kaybeden ve Miller’ın tercümanı olmak gibi bir görevi gönüllü üstlenen Freddy vasıtasıyla da, karakter dengelerini sağlıyor. Lakin, bu noktada World Socialist Web Site yazarı Jane Stimmen’ın eleştirisine kulak vermek gerekiyor gibi geldi bana: “Amerikalı ve İngiliz film yapımcıları, bu türden gerçeğe dayanan hikâyeleri çok da önceden önümüze getirmeliydi. Artık, Miller’ın ‘Bize yalan söylendi’ ya da ‘Herkes gerçeği bilmeli’ türünden çıkışları için çok geç.” Fakat, Stimmen’ın da vurguladığı gibi böylesi ‘itiraflar’ın öne çıktığı filmleri izlemek de kötü bir şey değil. Hoş, bu filmin içeriğinden Amerikan halkı nasıl etkilenir ya da onları bu mesele ilgilendirir mi bilemem ama Pentagon, ‘Green Zone’dan farklı bir bakış açısıyla yararlanabilir. Gerçi onların her işgal için her zaman bir nedeni var, ama belki de daha sonraki adımlara yönelik daha ‘geçerli ve zekice’ gerekçeler üretebilirler. Bu arada mesela, Irak Harekâtı’nın en başından beri Saddam’ın elinde kimyasal silah olmadığını iddia eden BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Muhammed El Baradeiy, ‘Green Zone’u izlediğinde “Yahu ben en baştan beri bunu söylüyordum, bir kere bile bana inanmadınız, şimdi filmini çekiyorsunuz” diyebilir.
Oyunculuklara gelince; geçmişte Farrely biraderlerin ‘Stuck on You’sunda (Takıldım Sana) yapışık ikizleri canlandıran Matt Damon ve Gregg Kinnear’ın bu kez ayrı cephelerde savaşması ilginç olmuş tabii ki. Üstelik Kinnear’ın canlandırdığı Clark Poundstone, hem öykünün ‘kötü adam’ı, hem de çizdiği karakterle Donald H. Rumsfeld çağrışımları yapıyor. CIA İstasyon Şefi Martin Brown’da ise Brendan Gleeson, El Ravi’deki Igal Naor’la birlikte öykünün ‘en cool’ları olarak dikkat çekiyor.
Sonuç? “Gerçeklerle flört konusunda, kayda değer ‘Irak cephesi’ filmlerinden biri olarak ‘Yeşil Bölge’, izlenmeye değer bir çaba” demek boynumuzun borcu.


    ETİKETLER:

    Faşizm