Mışko ile muhabbetler

Mışko ile muhabbetler
Mışko ile muhabbetler

Destar Tiyatro'nun 'Disko 5 No'lu' oyunundan.

Kendimi bildim bileli Kürtçe tiyatronun içindeyim. Hep acı hikayelerin ve acıklı-komikli hikayelerin oyuncusu oldum. Bir zaman sonra o hikayelerin yazarı ardından da yönetmeni oldum. Otosansürü iyi bilirim. Hem devlet okullarının hem de Kürt hareketinin tedrisatından geçtim. Sansürü ve ambargoyu da iyi bilirim. Yıllarca önce devletten gördüm, on yılı aşkın bir süredir de Kürt hareketinden görüyorum. Bizimkiler'den yani... Destar Tiyatro'dan Mirza Metin'in, 'sahnenin faresi Mışko' ile muhabbetidir...
Haber: MIRZA METİN / Arşivi

Sessizliğimiz fena kokuyor.
Gece. Oturmuş karalıyorum. Etrafta kitaplar, faturalar, ödüller, plaketler, planlama çizelgeleri, dosyalar, arşivler, solmak üzere olan çiçekler, uzun zamandır çalınmayan bir gitar ve bir dilsiz kaval, rulolanmış afişler, Sadık Hidayet portresi, lekelenmiş beyaz duvarlar ve daha bir sürü tozlanmış nesne-i hatıra… Burası bizim tiyatro sahnesinde bir oda. Dışarısı çıkmak istemeyeceğiniz kadar fena.
Ben yazmaya kıvranırken geldi yine Mışko. Mışko dediğim sahnenin faresi. Bir beş yıl var dostluğumuz. Anlattığına göre çok eskiymiş bu binada. Nice tuzaklardan, ilaçlamalardan, zehirli yemlerden, yapışkanlı kapanlardan kurtulmuş. Yaşamaya deneyimli. Direnişçi. Muhabbeti seviyor. Bu yönüyle eski solculara benziyor. Mışko durup bana bakıyor. “Senin bir derdin var” diyor. “Dertten çok ne var” diyorum. Her gece birini karalıyorum. “Çöz dilini de kararmasın yüreğin” diyor. Sönmüş sigarama bakıyorum, yenisini yakıyorum. Derin bir nefesle sanki konuşma cesareti çekiyorum. “Kürtler” diyorum. “O ne?” diyor. Cevap veremiyorum. Kürtler ne ki? Bilmem. İnsan işte. “Ha, bir insan türü” diyor. “Hah, evet!” diyorum. “Bizde de bir sürü tür var canım. Bir fareler bir de insanlar vardır” diyor. Bunu bir yerden hatırlıyorum. “Biliyorum, John Steinbeck. -En iyi planları fareler ve insanların/Sıkça ters gider…- Robert Burns’ün bu şiirinden almış romanın ismini“ diyor. Benim kafa yanıyor. “Nasıl ya? Ben bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” diyorum. “Konuştuğuma inanıyorsun da bildiğime niye inanmıyorsun? Hadi anlat” diyor.

Anlatıyorum: Yani, şimdi, öldürüyorlar bizi. Kafamızı kesiyorlar. Ölümüzü yerlerde sürüklüyorlar. Çırıl çıplak soyuyorlar. Yani şimdi bunları yaptın da gömmemize niye izin vermiyorsun be adam? O buzdolabına niye konsun o çocukcağızın ölü bedeni. Ben ne diyeyim ki? Diyemiyorum bir şey? Anlamıyorum da. E o da bunu istiyor. Bir şey anlayamayayım. Kafam yansın. Zombi olayım da midemden başka bir şey düşünmeyeyim. E düşünmeden de insan olunmuyorsa ne olacak bizim halimiz? Cümle Kıtmir soyu bizi gördükleri her yerde havlıyor. Çünkü korkumuzun kokusunu alıyorlar. Hâşa benzetmek için demiyorum ama bu kokuyu bir Kıtmir soyu bir de Devlet soyu alır. Devlet de havlasa iyi. Ama yok. İllahi ödürecek “Allah” için.

Şimdi, ben, bunları dedim de… Derdimden içre bir dert var, ona geleceğim.

Kendimi bildim bileli Kürtçe tiyatronun içindeyim.
Hep acı hikayelerin ve acıklı-komikli hikayelerin oyuncusu oldum. Bir zaman sonra o hikayelerin yazarı ardından da yönetmeni oldum. Otosansürü iyi bilirim. Hem devlet okullarının hem de Kürt hareketinin tedrisatından geçtim. Sansürü ve ambargoyu da iyi bilirim. Yıllarca önce devletten gördüm, on yılı aşkın bir süredir de Kürt hareketinden görüyorum. Bizimkiler’den yani…
Hani birileri bölünmekten korkuyor ya. Yaw he he! Siz toprağınız azalacak, rantınız küçülecek diye korkuyorsunuz. Ya biz? Bizi bir bölmüşsünüz siz, cıva olsak birleşemeyiz. Dört parça dört sınır. Her sınırın içinde canlar kırılır. Canın içinde cam gibiyiz. Kırıldıkça sivrilir sivrildikçe cana batarız. Şimdi biz böyle kırık camlar gibi birbirimize de batıyoruz işte.
Destar Tiyatro'nun 'Gor' oyunundan. 

Şimdi biz bağımsız Kürt tiyatrocular 10 küsur yıl önce Bizimkiler’den ayrıldık ya. Odur budur barışamadık. Hani ideoloji dediğin de ekmek gibidir bazen. Aslında aynı buğdayın ekmeğiyle doyuruyoruz küçülmüş midelerimizi. Hani ortada bir kocaman da buğday tarlası yok ha. Hepimiz kendi hayallerimize ekiyoruz tohumunu buğdayın. Hayalle doyuruyoruz 'kadim' varlığımızı. Ama bölünmüşüz, kırılmışız ya. Batıyoruz işte biribirimize. Uzatmayacağım. 3. Amed Tiyatro Festivali yapıldı yakınlarda. Birincisine de ikincisine de konuk olduk. Kürdün Kürdistan’da konuk olması da hayır değil ya, neyse… Ama ikincisi, ikinci gün hareket tarafından iptal edildi. Niye biliyor musun? Öyle söylendiği gibi “Organizasyon şirketiyle belediye arasındaki teknik bir sorundan dolayı” değil. Festivalden aylar önce yapılan Ulusal Kürt Tiyatro Konferansı’nda bağımsız tiyatrocuların fikirleri, renkleri Bizimkiler’e uymadı diye. Zaten konferansı da feshettiler.
Mışko, bakma böyle arabesk arabesk konuştuğuma. Burada baş başayız diye yani... Yoksa gözlemlerim, tanıklıklarım, bilimsel verilerim, bir de biraz tiyatro birikimim de var yani. Sana akademik de konuşurum. Ama, şimdi, yani, sen niye koca festivali iptal ediyorsun ki? Bir de üstüne o insanları alelacele Amed’den uzaklaştırıyorsun. Üstünden iki sene geçiyor bir açıklama da yapmıyorsun. Bir de üstüne bu bağımsız gruplardan hiç birini aslında ikinci olan ama üçüncüsü diye adlandırdığın festivale de dahil etmiyorsun. Niye biliyor musun? Çünkü, festival Bizimkiler tarafından iptal edildiğinde, konferans Bizimkiler tarafından feshedildiğinde, biz Bizimkiler tarafından ambargoya-sansüre uğradığımızda, ötelendiğimizde sessiz kaldık da ondan. Biz dediğim, yani sadece biz değil ha. Bütün diğer ötekinin ötekileri, ötekinin ötekisinin ötekileri ile beraber yani.

Mışko, bütün bu olan bitende Bizimkiler’in hiç bir suçu yok bilesin. İktidar dediğin yasaklar. Bu tıpkı insan dediğin acıkır gibi bir şeydir. Bunu öğrenemediysek way halimize.

“3. Amed Tiyatro Festivali kapsamında Rojava’nın Cizire kantonundan gelecek olan Yekta Tiyatro Topluluğu’nun Türkiye tarafından sınırı geçmelerine izin verilmediği için oyunları iptal edildi. Duruma ilişkin basın açıklaması yapan Festival Hazırlık Komitesi bu durumu kınadı” diye bir haber okudum yakınlarda. Way halimize ki, Bizimkiler bizi Kürdistan’a almadığında böyle basın açıklaması yapıp bu durumu kınamadık. Way halimize ki biz, bizsiz de güzel geçen festivali sahiplenmedik. Way halimize ki siyasetçilerin gerisinde kaldık.  

Mışko gözlerini benden alıp duvardaki Sadık Hidayet portresine baktı. Sonra arkasını dönüp ağır ağır kulise doğru yürüdü. “N’oldu?” dedim. Durdu, baktı. “Sadık Hidayet hep yalnız değil miydi?” dedi. “Evet” dedim. Gözlerini süzüp pitipiti uzaklaştı.

O gitti ve gazeteci Can Dündar ve Erdem Gül’ün yaptıkları haberlerden dolayı tutuklandıklarını öğrendim internetten.

O gitti ve barışçı jenerasyonun son güvercinlerinden Tahir Elçi sokak ortasında öldürüldü.

Sessizliğimiz fena kokuyor.

Giderek daha çok bölünüyoruz.

Hem içeriden hem dışarıdan…