Modanın fotoromanları

Hayatımızın modanın ve modaların boyunduruğu altında olduğunu bilmeyenimiz yok. Bazılarımız bu boyunduruğa, tutsaklığa, bile isteye giriyor. Bazılarımız direniyor ama bir ucundan bulaşmadan edemiyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Hayatımızın modanın ve modaların boyunduruğu altında olduğunu bilmeyenimiz yok. Bazılarımız bu boyunduruğa, tutsaklığa, bile isteye giriyor. Bazılarımız direniyor ama bir ucundan bulaşmadan edemiyor. Bir bölümümüz ise direniyor. Ama o direnişin bir anlamı var mı, doğrusu ciddi sorudur. Çünkü, modalar dediğimiz şey giyim kuşam modasının çok ötesinde bir yaygınlık taşıyor ve özünde görselliğe dayalı bir süreç oluşturuyor.
Kaldı ki, giyim kuşam veya mimarlıkta kendisini gösteren, yeni tabiriyle söylemek gerekirse 'trend'ler görsel kültüre dayalı olgular. Modayı görmeden oluşturmak nasıl olanaksızsa aynı şekilde modanın benimsenmesi de, yaşanması da, 'öncü' izleyici kitlesi dışında, gene görmek suretiyle oluşturulan bir kültür. Çünkü, başlangıçta bize aykırı gelen açılımlara göre göre alışıyoruz. Alıştıktan sonra benimsemeye ve nihayet uygulamaya başlıyoruz. Belki kendimize özgü sentezler yapma çabasını bütünüyle bir kenara bırakmıyoruz ama modanın büyük egemenliği bizi kuşatıyor.
Apartmandan siteye
İşin içine görsellik girdikten sonra sorunun sadece giysi modasıyla sınırlı kaldığını düşünmek zor dedim. Gerçekten de, moda 'yaşama biçimi' olarak da bizi etkiliyor. Yaşama biçimi denilen şeyse son kertede bir görsellik içeriyor. Eskilerin 'asrileşmek', şimdi bizim 'çağdaşlaşmak' dediğimiz şey son kertede bir görsel değişim. Konaktan apartmana geçmenin, apartmandan bu defa 'site içinde ev'e çıkmanın görsel yanı ne olacak, denebilir? Veya 'dijital' telefon kullanmak görsellik mi diye sorulabilir. İlk elde çok aykırı gelebilir ama öyle, öncelikle görsel. Kaldı ki moda dediğimiz şey üstünde konuştuğumuz olgular, yani telefon veya MP3 bir sonuç sadece, işi oraya getiren bir dizi ve birbirine eklenmiş zincir halkası var.
Bu söylediğim o derecede de ürkütücü bir şey değil. Modernitenin kuramsal, zihinsel yanı üstünde düşünenler sorunu bu yanıyla ele almıştır çok önceleri. Örneğin bizim 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaptığımız büyük modernleşme hamlesi de Tanzimat'tan sonra karşımıza çıkan benzeri atılımlar da bu 'görüntü ilkesi'ne bitişik şeyler. Görüntü, özden önce geliyor ve hayatımızı ilkin kılık kıyafet, apartman dairesi gibi kavramların görüntüsüyle biçimlendiriyoruz. Onların arka planında yer alan olgular daha sonra içselleştirdiğimiz şeyler. Yoksa kimse 20. yüzyıl modernleşmesinin bizde niçin kılık kıyafetten başladığını kolay kolay açıklayamaz. Sadece bizde böyle değil bu. Batı'da da 'gardrop soyluları' diye bir kesim var; onların siyasi tarihini yakından etkilemiş bir öbektir bu ve vurguları da soyluluğun görselliğine dönüktür.
Şimdi benzeri bir şeyi türban konusunda yaşıyoruz. Bir muhafazakârlık simgesi olarak ortaya çıkan bu olgu, bütün o siyasal, kültürel tartışmaların ötesinde bir görüntü meselesi değil mi? Türbanlılar siyasal kimliklerini de 'öncelikle' bir görüntüyle ifade ediyor. Ötesi arkadan geliyor. Nitekim tartışma da bir görüntünün bir simge olup olmayacağı etrafında dönüyor. Göstergebilim açısından bakıldığında tartışılacak bir şey yok ortada; elbette öyle: Görüntü simgedir ya da her simge bir görüntüye sahiptir. Hatta bu ses veya bir işaret söz konusu olduğunda da geçerli bir durum. Ayrıca türbanın oluşturduğu görüntü ardından başka görüntülerle bütünleşiyor. Türbanlı kadınlar o somut ve sabit görüntüyü başka görüntülerle, çağdaşlık diye algıladıkları diğer görüntü unsurlarıyla desteklemeye çalışıyorlar; işte, makyaj, markalar, vs.
Bütün bunların ötesinde görüntüler ve o eksende yaratılmış modalar hayatımızı o kadar etkiliyor ki, bir parça televizyon izleyen herkes, onların ne ölçüde bizi kıskıvrak bağladığını belki fark etmiyor bile. Ama, onu yaşıyor. Hatta, bizi, adım adım peşinden gitmeye, bir bulmacanın parçalarını teker teker bulmaya bile zorluyor. Bir örnek vereyim...
Bundan bir süre önce Okan Bayülgen'in programına çığlık çığlığa bağıran, çok komik, mahalle kızı edalı birisi çıkmaya başladı. Aynı zamanda keman çalıyordu. Diğer görüntü üreticileri kendisini keşfetmekte geç kalmadı. Bu defa bir sakız reklamında görünmeye başladı. Aynı tavrı kullanıyordu. Arkadaki 'bıyıklı'dan söz ediyordu, oncaları arasında onu seçiyordu, 'degaje'sini özenle vurguluyordu. Bir de yeni bir sözü durmadan tekrarlıyordu: 'Yıkılıyo!...'
Ya televizyonu görseydi?
Aradan bir süre daha geçtikten sonra beklenen oldu ve o da bir 'kaset yaptı'. Yaz boyunca belli kanallar o kasetin en 'önemli' şarkısını çalıp durdu. İzlememek olanaksızdı. İlginç olanı şarkının sözleriydi. Tek başına ele alındığında bazı lafların hiçbir anlamı yoktu, 'buralı yıkılıyo' ile başladıktan sonra, arkasına 'bıyıklı'nın takıldığını belirtiyor, nihayet nakaratın sonunda 'yasla başını degajeme doğru' diyordu. Ama, işte biliyoruz ki, o sözler kendi başına bir anlam taşımıyor. Biz, o şarkıcıyı, o 'tipi', biliyoruz, 'tanıyoruz'. Onu izlemeye zorlanıyoruz. Onunla bir tanışıklığımız var. Sözleri o tanışıklık içinde algılıyor, yerli yerine oturtuyoruz. Kısacası, kemancı kızla maceramız sürüyor. Fakat, bu tanışıklık kendiliğinden kurulmuyor. Bir görsellik sürecinde oluşuyor. Üstelik bu süreç bir 'fotoroman'. Görsel medyalar, bir moda yaratıyor ve ondan sonra o modayı sonuçlandırıp yerine bir başkasını koyana kadar hayatımızı bize bir fotoroman olarak yaşatıyor. Moda böyle kuruluyor, bilincimize böyle nüfuz ediyor. Oyuncu muyuz, izleyici miyiz, ondan bile emin değiliz.
Shakespeare, bütün dünya bir sahne diyordu. Ya bir de televizyonu seyretse, bütün bunlara tanık olsaydı, ne derdi?