Mücevherlere bakarak tarihi okuyabilirsiniz

Mücevherlere bakarak tarihi okuyabilirsiniz
Mücevherlere bakarak tarihi okuyabilirsiniz

Prof. Dr. Gül İrepoğlu, Mücevher, her şeyden önce padişah merkezli. En önemli ve en çok sayıdaki mücevherler padişah için üretiliyor diyor.

Prof. Dr. Gül İrepoğlu, yeni kitabı 'Osmanlı Saray Mücevheri - Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak'ta, imparatorluktan günümüze gelen çeşitli mücevher eşya ve mücevher takıları belgeleriyle anlatıyor
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

‘Kitabımda en parlak örnekleriyle Osmanlı sarayının mücevherleri yer alıyor. Çoklukla padişahların ve saray kadınlarının kullandıkları, kimi zaman da çevresinin, devlet adamlarının mücevherleri bunlar… 600 yıl sürmüş bir imparatorluktan günümüze gelen çeşitli mücevher eşyalar ve mücevher takılar tarihleri, ayrıntıları, kullanımları, belgeleriyle dizili sayfalarda… Mücevherlerle örülmüş bir panorama bu. Belki de Osmanlı sarayında mücevherin öyküsü demek daha doğru’… ‘Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde’, ‘Cariye’, ‘Fiyonklu İstanbul Dürbünü’ gibi romanlarıyla yakından tanıdığımız mimar, sanat tarihçisi ve romancı Prof. Dr. Gül İrepoğlu, bu sözlerle anlatıyor yeni kitabı ‘Osmanlı Saray Mücevheri – Mücevher Üzerinden Tarihi Okumak’ı… Bilkent Kültür Girişimi Yayınları’ndan çıkacak yeni kitabında, tam 16 yıldır üzerinde çalıştığı Osmanlı mücevherinin bilinmeyenlerini paylaşan İrepoğlu ile sohbete oturmadan önce Topkapı Sarayı Hazinesi’ni gezip kitabında bahsettiği parçaları gördük. Yazı çekmecesi, tespih, matara, beşik, sürahi, bardak, çatal, ayna, tarak, kılıç, hançer, kalkan, nargile, sineklik, yelpaze, şemsiye, kemer, terlik, yüzük, bilezik, sorguç… Ne ararsanız hepsinin bol miktarda mücevherlisi Osmanlı’da mevcut!

Mücevherlerden yola çıkarak neyi öğreniyoruz dönemlere dair?
Mücevherler bize en parlak biçimde tarihi anlatıyor. Kim tarafından nasıl üretildiği, saray atölyesinde mi yapıldığı, kim için yapıldığı, nasıl takıldığı / kullanıldığı hepsi birer gösterge. Ve bu göstergeleri doğru biçimde kullanarak tam anlamıyla yüzyılların tarih panoramasını ortaya koyabiliriz. İşte tam da bunu yapmaya çalıştığım kitabımda okuyucu görecek ki Osmanlı mücevher geleneği dendiği zaman yalnızca takılardan değil, aksine daha çok mücevher eşyalardan bahsediyoruz.

Kitapta görüyoruz ki çatal, bıçak, kaşıkların, kâselerin üzerinde bile mücevher olabiliyor.
Evet, yazı kutuları, mataralar mücevherlerle süslenmiş ve bunlar sürekli kullanılan eşyalar. Padişah, altın bardakla suyunu içiyor, bir kenarda durmuyor yani o bardak. Osmanlı mücevher geleneğinin önemli bir tarafı da bu.

Kitabınızın içinde pembe renkli sayfalar var…
Onlar, hayal gücümden çıkan o bilimsel metne bazen gönderme yapan bazen o metinle ilişkisi olmayan, tek başına da okunabilecek olan sayfalar… Aslında ‘Mücevherli Öyküler’ kitabımın bir hazırlığı diyebiliriz buna. Ama yalnızca bu değil, mücevheri canlandırmak için yapıldı bu ayrı renkteki sayfalardaki öyküler. Örneğin Kanuni’nin bugün mevcut olmayan dört katlı tacı… Neden yapıldığı, o tarih bağlamı içerisinde nasıl kullanıldığı, Kanuni’nin Avrupa’ya açılma niyetinin olduğu bir zamanda yapıldığı biliniyor. Avrupai bir tarzda ama yine de bir Doğu İmparatoru’nun giyebileceği bir taçtır ve onun gravürü var kitapta. İşte o tacı, sadece bilimsel bir metinle değil ben sanki onu izliyormuş gibi yazdım. O taç Kanuni’ye Belgrad’da bir geçit töreninde getirilmiş, ben de o anı canlandırdım o renkli sayfalarda. 

Biz Osmanlı’yı kuruluş, yükseliş, duraklama ve çöküş dönemi olarak ayırırız. Dönem mücevherlerinin de bu dönemlere uygun olması beklenirken en şaşaalı, en abartılı mücevherler duraklama ve çöküşte kullanılmış… 
Evet, işte tarihin yansıması böyle. Tarih her zaman direkt olarak yansımıyor, farklı biçimler alabiliyor. 16. yüzyıl en ihtişam dolu yüzyıl, o dönemin mücevherlerinin işçilikleri çok ince ama taşları belki 18. yüzyıla nazaran daha az. Bir bütün olarak çok gösterişliler, 17. yüzyılın başındaki mücevherler de öyle… 17. yüzyılın ikinci yarısında ise daha az gösterişli… Ama 18. yüzyıla gelince birdenbire o güçsüzlüğü örtmek istercesine inanılmaz şaşaalı elmaslar her tarafı kaplayıveriyor. Neden böyle yapmış diyorsunuz? Bir 18. yüzyıl padişahı düşünün, her yerde toprak kaybediyoruz, çok büyük mali sıkıntılar var, ama o padişah bir yandan önü tamamen elmaslarla kaplı bir kaftan giyiyor.

“Hâlâ güçlüyüm!” diyor yani…
Evet, işte bu, mücevher yoluyla mesaj vermek; dediğiniz gibi “Ben hâlâ güçlüyüm” demek oluyor. Sonra 19. yüzyıla geldiğimiz zaman zevkler değişiyor, Avrupa’ya dönük her şey, e mücevherler de değişiyor. Belli başlı dönemlerin belli başlı mücevherlerini yan yana koyun, sanki bir tarih okursunuz.

En sade dönem hangisi?
Şöyle diyelim, mücevher açısından 15. yüzyıldan öncesine ait eser yok zaten elimizde, 15. yüzyılda da çok az eser var. Yani sorunuza 15. yüzyıl diyeceğim. Bunları minyatürlere dayanarak da söylüyoruz, elimizde eser olmadığı için onları görsel belge olarak kullanıyoruz. 15. yüzyıldan sonra ilk olarak fetihle başlıyor zaten devletin imparatorluğa dönüşmesi… Bu da bir dönüm noktası mücevher için, ondan sonra yavaş yavaş gelişiyor.

Sadece takılarda değil eşyalarda da mücevher var dedik, bunlar sadece padişah tarafından mı kullanılıyor yoksa bütün sarayda mı
böyle?

Her şeyden önce mücevher, padişah merkezli. En önemli ve en çok sayıdaki mücevherler padişah için üretiliyor. Armağan olarak kadınlar için üretilenler de var ama padişahınkilerin yanında çok az kalıyor tabii. Ve bir de sadrazamın, ileri gelen devlet adamlarının taktığı mücevherler var. Çoğunlukla padişahın armağanı olan mücevherler bunlar ve onlara bir biçimde ödüllendirmek, onurlandırmak için padişah tarafından verilmiş.

Kadınların mücevherleri neden daha az?
Kadınlara pek çok mücevher hediye ediliyor ama bu kadınların bir kısmı çırak çıkarak gidiyor, yani yanlarında bu mücevherleri götürüyorlar. Veya hayırsever valide sultanlar var, birçoğu mücevherlerini bozdurarak o binaları yaptırıyor. Ama padişah bunu yapamaz, onun daima mücevheri olmak zorundadır. Hatta padişah mücevherini her zaman saklamak; padişaha ait mücevherler de bir ata yadigârı olarak saklanmak zorundadır. O yüzden daha çok ona ait mücevherler vardır.

Az önce Topkapı Sarayı Hazinesi’ni birlikte gezerken dediniz ki “Binalar son derece sade, alçakgönüllü; padişah gücünü mücevher üzerinden gösteriyor”.
Evet, mücevher daha somutlaşmış bir gösterge ve belki bu şekilde gücü göstermek, bu parlaklığı yaşatmak daha kolay. Hem bu gücü sadece düşmanlara göstermekten bahsetmiyoruz, kendi tebaasına da bir şekilde göstermek zorunda. Padişahın evi diyebileceğimiz Topkapı Sarayı’na kimse girip bakamaz ki! Sarayda ihtiyaçları karşılanıyor ama mücevherleri her hafta cuma selamlığına giderken takıyor ve halk iki yana dizilip bu geçidi izliyor. Padişahları ne durumda, onu görüyorlar. Çok olağanüstü takılarla geçen bir padişah hoşlarına gidiyor. Günümüzde farklı mı? Bütün bunlar gösteriş, hâlâ denmiyor mu düğünde ne takıldı diye? Mücevher her zaman bir ifade etme aracı olmuş, tabii en parlak ifade etmek aracı...

Altın tören matarası
Altın tören matarası, 16. yüzyılın tüm parıltısını yansıtan parçaların başında geliyor. Mataranın iki yüzünü belli belirsiz bir bordür yapan kabartma palmet motifleri ustaca gizlenmiş bir simetride... Motiflerin her birinin içinde bir zümrüt ya da yakut var. Mataranın iki geniş yüzünün birleştiği, zincir askının takıldığı yerlerde birer küçük ejderha başı, birinin ağzında yuvarlak bir zümrüt, diğerinin ağzında bir inci bulunuyor.

18. yüzyılın örneği hançer
Sultan I. Mehmet tarafından, 1747’de İran’a, Nadir Şah’a, onun yollamış olduğu değerli hediyelere bir karşılık olarak hazırlananlar arasında bulunan murassa altın hançer, 18. yüzyıl beğenisinin en karakteristik örneklerinden biri. Hançerin kabzasında üç iri kaboşon zümrüt, kabzanın tepesinde kapalı İngiliz saati, elmaslı kınının ortasında meyve ve çiçeklerden oluşan ve dönemin betimleme üslubunu canlı biçimde yansıtan mineli bir natürmort yer alıyor. Armağanları şaha ulaştırmakla görevli Osmanlı elçisi Hacı Ahmed Bey’in kumandasındaki heyet, İran sınırında Nadir Şah’ın suikasta uğradığını öğrenince, armağanlarla birlikte geri dönmüş, böylece hançer Osmanlı hazinesinde kalmış.