Murakami'nin yeni romanı çok güzel, gelsenize

Murakami'nin yeni romanı çok güzel, gelsenize
Murakami'nin yeni romanı çok güzel, gelsenize
Ona "yeni Kafka" diyorlar. Kitapları çıktığı gün Londra'dan New York'a kitabevleri önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Haruki Murakami'nin yeni romanı 'Renksiz Tsukuru'yla Hac Yolculuğu' tüm dünyada çıktı ve yine aynı etkiyi yarattı. Türkiye'de Ekim'de yayımlanacak. Hürriyet'ten İpek Özbey rehberliğinde kitaba ve Murakami'ye yolculuk... Ve kitaptan tadımlık bir bölüm...
Haber: İPEK ÖZBEY - iozbey@hurriyet. / Arşivi

Haruki Murakami’yle tanışalı sadece beş yıl oluyor. Bizi Kafka tanıştırdı, ‘Sahilde(ki) Kafka...’
Öyle bir laf etti ki, olduğum yere mıhlanıp, düşünedurdum uzunca. “Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın. Sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. Yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. Yeryüzündeki tüm işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yerlere sürüklenmiştir. Yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam ederdi. Böylesi sel manzaralarını televizyon haberlerinde her görüşünde aklına geliverir. ‘Evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte’ dersin.”

Sonra dostluğumuz gelişti... ‘Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’, ‘İmkânsızın Şarkısı’, ‘Zemberekkuşunun Güncesi’ derken, ‘1Q84’le seyahat etmişliğimiz bile var. Son olarak ‘Koşmasaydım Yazamazdım’da kendini utangaç biri gibi anlattı bana, biraz da yalnızlığından bahsetti: “Yaşamım hakkında düşündüğümde, arada sırada kendimi sahile vuran bir ağaç parçasından farklı değilmişim gibi hissettiğim oluyor. Deniz feneri yönünden esen alize rüzgârları, başımın üzerindeki okaliptüs dallarını hafif hafif oynatırken...”
Kendini durduramayan bir adam o. Dile kolay 1256 sayfa yazabiliyor. Hatta bir rivayete göre editörleri “Yeter” demeseymiş gerisi de gelirmiş. Ama yenmek için yapmıyor, en çok o yazsın diye oturmuyor masanın başına. Belli ki anlatacak çok hikâyesi var. Zaten o da söylüyor, “Hangi konuda olursa olsun bir başkasını yenmeyi ya da ona karşı yenilmeyi kafaya takmam. Daha ziyade aklım kendi koyduğum standartları sağlamaya odaklanır. Yazarlık gibi bir meslekte -en azından benim için geçerli olduğunu söyleyebilirim- yenmek ya da yenilmek yoktur. Satış rakamları, edebiyat ödülleri, gelen eleştirilerin iyiliği ya da kötülüğü bir ölçüt olabilir, ama temel bir sorun olduğunu söyleyemem.” Her yıl adının Nobel Edebiyat Ödülü’nün potansiyel adayı olarak geçmesinin onun nezdindeki kıymetini de anlamış oluyoruz böylece değil mi?

Efendim, şimdi nereden çıktı bu Haruki Murakami yazısı demeyin. Bir nedeni var. Yeni bir kitap geliyor. Tüm dünyada geçen hafta satışa sunuldu. Hayranları kitabevlerinin önünde geceden uzun kuyruklar oluşturdu.

Türkçeye ‘Renksiz Tsukuru Tazaki ve Hac Yolculuğu Yılları’ olarak çevrilmekte olan eser, Doğan Kitap etiketiyle Ekim başında raflarda olacak. 2008’den bu yana Murakami’yi Japoncadan Türkçeye çeviren Hüseyin Can Erkin’i aradım. Önce benim aramdaki büyük aşkın onunla Murakami arasında da olup olmadığını öğrenmek istedim. “Çevirmenin yazarla kurduğu bağdan ziyade, öyküde geçen kahramanlarla kurduğu bağın daha güçlü olduğunu sanıyorum. Yazarla kurulan bağın ‘başka türlü anlatılamazdı’ prensibine dayandırılması gerektiğine inanırım. Aksi takdirde metine çevirmenin müdahaleleri başlar, ki bu da çevirmen etiğini ciddi şekilde zedeler. Çeviriyi, öykünün kahramanına ‘Haydi bakalım, şimdi ne yapacaksın?’ gibi soruları yöneltip, ‘Tamam, öyle olsun’ gibi onaylamalarla sürdürmenin farklı bir keyif kattığını düşünüyorum” cevabını aldım. Tabii aramızda biraz fark olsun değil mi, ben okurum, Erkin çevirmen.

Erkin’e göre çevirisini Eylül başında teslim edeceği yeni kitabı diğerlerinden farklı kılan gerçekçi öğelerin biraz daha ağırlıklı olması. “Hadi biraz özet geçin” diyorum:

“Kitap, 36 yaşındaki kahramanının lise yıllarından başlayarak bugününe uzanan öyküsü üzerine kurulu. Lisede dahil olduğu samimi arkadaş grubundan üniversite ikinci sınıfta ihraç edilmesi sonrasında yaşamının bir parçası haline gelen içsel karanlığın ve çözümsüz bırakmayı tercih ettiği soruların üzerine gidişi, öykünün iskeletini oluşturuyor.”

Yeni eser, diğer eserlerinde de olduğu gibi, büyük şehir insanının yalnızlığı üzerinde kurgulanmış. Kahramanımızın lisedeki (ihraç edildiği) arkadaş grubunun diğer dört üyesinin soyadlarında renkler var. Murakami kahramanı istisna kılan bu özelliği öykünün içerisine ustalıkla yedirerek, yalnızlığının nedenlerinden biri olarak öne sürüyor: “Kahramanımız renksizdir, dostluk kurduğu insanların yaşamını renklendirecek bir özelliği de yoktur.”

Aslında bu, Murakami’nin diğer eserlerinde yaptığı gibi, sıradan insanlar olan kahramanlar üzerinden yaşanılan dünyadaki temel sorunlara, rahatsızlıklara parmak basma tarzının bir ürünü.


YENİ KİTAPTAN TADIMLIK İLK DÖRT PARAGRAF
Tsukuru Tazaki, üniversite ikinci sınıftayken temmuz ayından ertesi senenin ocak ayına kadar neredeyse sadece ölmeyi düşünerek yaşadı. O arada yirmi yaşına da girmişti ama bu dönüm noktası bir anlam taşımıyordu. O günlerde kendi iradesiyle hayatına son vermek, ona son derece doğal ve mantıklı geliyordu. O son adımı neden o günlerde atmadığına, şimdi bile bir türlü anlam veremiyordu. Oysa o zamanlarda yapabilseydi, yaşam ile ölümü ayıran sınır çizgisinin ötesine geçmek, çiğ yumurta içmekten daha kolay olurdu.

Tsukuru’nun gerçekte intiharı denememesi, belki de ölüm hakkındaki düşüncelerinin fazlasıyla katıksız ve yoğun olmasından, bu yoğunluğa uygun düşecek bir ölme yöntemini aklında somut olarak canlandıramamasından kaynaklanıyordu. Somut bir yöntem bulmak aslında burada ikincil bir meseleydi. Eğer o sıralarda elinin ulaşacağı bir yerde ölüme bağlanan bir kapı olsaydı, mutlaka tereddüt etmeksizin itip açardı o kapıyı. Derinlemesine düşünmeksizin, deyim yerindeyse günlük hayatında sıradan bir şey yaparmış gibi... Fakat talih mi, yoksa talihsizlik mi demeli, Tsukuru elini uzatıp ulaşabileceği öylesi bir kapıyı bulmayı başaramadı.

O sıralarda ölseydim daha iyi olurdu, diye sık sık aklından geçirirdi Tsukuru Tazaki. Öyle yapsaydı, şimdi içinde yaşadığı dünya da var olmayacaktı. Çekici, büyüleyici bir düşünceydi bu. İçinde yaşadığı dünya var olmayacak, burada gerçeklik olarak görülen şeyler gerçek olmaktan çıkacaktı... Nasıl ki bu dünya açısından kendisi var olmayacaksa, aynı nedenle kendisi açısından da bu dünya var olmayacaktı...

Öte yandan, o sırada neden böyle ölümün kıyısına kadar gelmek zorunda kaldığına da Tsukuru gerçekten anlam veremiyordu. Tamam, somut bir sebep vardı; ama ölüm düşüncesi neden böylesine aklını başından alabilmiş, yarım seneye yakın bir süre boyunca onu sarmalayabilmişti? Sarmalamak... Evet, tam yerinde bir ifade... Kendisini yutan dev balinanın midesinde hayatta kalan, kutsal kitaptaki peygamber gibi, Tsukuru ölümün midesine düşmüş, o karanlık ve puslu mağaranın içinde tarihi atılmamış günler geçirmişti.



MURAKAMİ’NİN ŞİFRELERİ
Öykü örgüsündeki ortak kodlara baktığımızda, müzik, otomobiller, giyim-kuşam, mutfak, kitaplar, spor gibi günlük yaşama ait unsurlar olduğu gibi, 1960’ların sonlarındaki öğrenci hareketleri, toplumdan bağımsız yaşam gibi düşünsel yanı ağır basan unsurları sıralayabiliriz.

Yine her eserinde farklı yazarların farklı eserlerine göndermeler bulunur. ‘Sahilde Kafka’ buna çok güzel bir örnektir. Romanın kahramanı on beş yaşındaki Tamura’nın iç sesi ‘karga denilen delikanlı’dır ve Kafka özgün dilinde ‘karga’ anlamına gelir. ‘1Q84’ün eser adı başta olmak üzere, Orwell’in 1984’üne farklı göndermeler içerdiğini söyleyebilmek mümkün. Özellikle romanda önemli bir yer tutan ‘Little People’ ile Orwell’in ‘Big Brother’ı arasındaki bağlantıyı görmek zor olmasa gerek. Yeni kitabında da bu âdetini sürdürerek, yazarlarla ilgili yolculuğu Voltaire’e kadar uzanıyor.

Eserlerindeki müzik seçimi klasik müzikten 1970’lerin protest müziğine olmak üzere geniş bir yelpazeye uzanır. Kitaplarındaki fon müziklerinin yanı sıra, başta piyano olmak üzere, bir müzik aletini ustalık ölçüsünde çalan bir kişi mutlaka öyküye dahil olur.
Bar ortamı ve alkol de Murakami’nin öykü kurgularında karşımıza sık sık çıkar. Özellikle şarap ve şarap tüketimini ders verme havasında öykülerine dahil eder. Yeni eseri de bu konuda istisna değil. Burada, Murakami’nin üniversite sonrasında bir süre bar işlettiği bilgisini vermek yerinde olur. Aynı şekilde otomobil, giyim-kuşam ve aksesuarlar üzerindeki ayrıntılı betimlemeler de Murakami’nin kodları arasında mutlaka yerini alır.

Erkek öykü kahramanlarının hep yalnız yaşayan kişiler olduğuna değinmek gerek. Fakat bu öykü kahramanları kendi işini kendi gören, hayatta tek başına kalabilen kişilerdir. Çoğunluğu mutfağa girdiklerinde usta bir aşçı gibi yemek yapabilir, profesyonel tarafından yapılmış ölçüsünde evleri derli toplu, yaşamları düzenlidir.

“Nihayetinde kaderimde tek başına kalmak yazıyordur belki de. Tsukuru böyle düşünmekten kendini alamıyordu. İnsanlar önce onunla yakınlaşıyor, sonra da çekip gidiyorlardı. Sanki Tsukuru’nun iç dünyasında bir şeyler arıyor, ama tam olarak bulamıyor ya da buldukları hoşlarına gitmeyince şanslarına küserek (hatta hayal kırıklığına uğrayıp, öfkelenerek) çekip gidiyorlardı. Bir gün, apansız ortadan kayboluveriyorlardı. Bir açıklama yapmadan, doğru dürüst veda etmeden..."