'Mustang'in yönetmeni: Türkiye'de birazcık daha sahiplenilmeyi umardım

'Mustang'in yönetmeni: Türkiye'de birazcık daha sahiplenilmeyi umardım
'Mustang'in yönetmeni: Türkiye'de birazcık daha sahiplenilmeyi umardım

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Fransa'nın yabancı dilde Oscar adayı gösterdiği 'Mustang'in yönetmeni Deniz Gamze Ergüven, büyüme çağındaki 5 yetim kız kardeşin bir Karadeniz kasabasında maruz kaldıkları toplumsal baskıya karşı kendi yöntemleriyle direnişlerini ve özgürlük arayışlarını masalsı bir tonla anlatan filmine gelen tepkilerle ilgili, "Birazcık daha sahiplenilmeyi umardım. Bir dolu gazeteciden destek geldi ama bir dolu insandan da saldırgan tepkiler gördüm" diyor.
Haber: MERVE GENÇ - genc.merve@gmail.com / Arşivi

İlk olarak Cannes Film Festivali’nde dikkatleri üzerine çeken, ardından gittiği tüm festivallerde ödüle layık görülen, son olarak da Fransa’nın en iyi yabancı film dalında Oscar adayı gösterdiği ‘Mustang’, Türkiye’de geçen hafta vizyona girdi. Bir Karadeniz kasabasında büyükanneleriyle yaşayan, büyüme çağındaki 5 yetim kız kardeşin maruz kaldıkları toplumsal baskıya karşı kendi yöntemleriyle direnişlerini ve özgürlük arayışlarını masalsı bir tonla anlatan filmin başrollerinde Güneş Nezihe Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Elit İşcan, Tuğba Sunguroğlu, İlayda Akdoğan, Nihal Koldaş ve Ayberk Pekcan yer alıyor. Filmin vizyonu sonrası gelen tepkiler üzerine yönetmen ve senarist Deniz Gamze Ergüven ısrarla, “Türkiye’de üzülecek, kızılacak çok şey var; biz iyi haberiz” diyor.

Mustang’in oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne zaman başladı hikaye ve nasıl ilerledi?
2010’da aslında daha film projesi olmadan bütün merakım, okuduğum kitaplar ve sorduğum sorular kadın olmak üzerineydi. Gittikçe zoom’layarak Türkiye’de kadın olma konusuna yaklaşmaya başlıyordu. 2011’de 50 sayfalık kısa bir tretman yazmıştım. Temel sahneler vardı. Sonra çekmeceye koymuştum gerçeğe çok fazla benziyor diye... Benim ve benim olmayan sırlar filmin içinde olduğu için ben buna sataşmayacağım diye bir köşeye koymuştum. O süreçte ilk film için yüksek bütçesi olan bir projem vardı. Bütün kalbimle yaptığım, kendimi durduramadığım bir çalışmaydı. O filmle bir dolu ilk uzun metraj geliştirme programlarına katılmıştım. Orada şakalaşırken birbirimize “Aynı gezegenden mi” diye sorduğumuz Alice Winocour ile beraberdik. Fark ettik ki problematiklerimiz ve karşılaştığımız sorunlar aynı. Birbirimize çok yakın hissettik, samimi olduk. Atölyeden hemen sonra o filmini çekti. Ben de o sırada tam yelkenimi kaldırıyorum derken çakıldım ve “Tamam, sinema ile ilgilenmiyorum artık” dedim ki bu tamamen karakterim dışı bir hareketti. Alice bana o noktada var olan virajı tatlıca dönmemde yardımcı oldu. Ondan sonra 2012 yazı boyunca yazmaya başladım. Çok saf bir enerjiyle, çukur kazar gibi günde 20 saat falan çalışıyordum. Alice aralarda burayı fazla kazmışsın, buralarda taş var gibi beni yönlendirdi. Ona çok şey borçlu olduğum için senaryoyu paylaşıyoruz. O dönem artık çekim yapmak, aktörlerle çalışmak duygusu açlık haline gelmişti. O istekle ilk senaryomu üç senede yazdıysam bu filmi tek bir yazda yazdım. Aynı hızla da prodüksiyona girmek istedim ama finansman sekansı daha yavaş oldu. Orada bir frenleme yaşadık. Aslında iyi ki uzadı. 2013’te Gezi olayları nedeniyle ülkede hiçbir şey yapamazdık. Hepimizin kafası başka yerdeydi. Cast için çalıştık. Her şey sakin sakin gelişirken çekimden üç hafta önce temel yapımcı geri çekildi. İşte o zaman tam çakılıyor gibi oldu, gemi batıyordu ve filmin bir an önce çekilmesi gerekiyordu. Çok şanslı bir şekilde ilk başta senaryoyu gösterdiğim ama o dönem için uygun olmayan ilk kişi Charles Gillibert bu kez “Tamam” dedi. Ondaki sakinlik bana da işledi. Bütün bunlar tam da bir haftalık hamile olduğumu öğrendiğim süreçte oldu. Ama tüm talihsizliklere, ekipteki dağılmalara rağmen çekebildik. Filmin karmasında varmış gibi hep birileri bizi terk ediyordu ama hep daha iyi biri ortaya çıkıyordu. Film öyle güzel bir macera ki; bir yerden tamam ben yaparım diyecek biri çıkıyor.

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Filmde yer alan beş kızı nasıl seçtiniz? Nasıl bir süreçti?
Cast aşaması çok uzun bir süreçti. Bizim beş tane aktris kabiliyeti gerektiren rolümüz vardı. Nasıl olacak diye düşünüyordum. Hem de genç yaşta oyuncu bulmak lazımdı. Harika Uygur ile aylar boyunca çalıştık ve bir dolu değişik kombinasyon denedik. Neticede bir gün hepsini bir araya getirdiğimizde tek vücut gibi hareket etmeye başladılar, nefes almaya başladılar. Hep aklımda olan küçük bir kadınlık canavarı vardı beş kafalı 10 kollu 10 bacaklı! Kağıt üstünde Lale karakteri hep daha önde ve ışıktaydı. Kızlar bir araya geldiğinde o Hydra fikri çok daha güçlü oldu ve belirgindi. Bütün diğer kızların da bir derece isyancı olduğu belirgindi. Daha küçük roller için İstanbul’dan gelmesi gerekenler vardı ama bütçe yetmedi, İnebolu’dan insanlarla çalıştık. Aynı şekilde dekorda da sıkıntılar yaşadık. Oradaki evleri boşalttık diyebilirim. Kostümler çok önemliydi. Onların formaları, kötü renkteki elbiseleri falan. Ama hep çok şanslı çıktık.

Böylesi bir hikayeyi kaleme almanızı tetikleyen spesifik bir durum oldu mu? “Evet artık böyle bir film yapmam şart” dediğiniz bir olay ya da yaşanmışlık?
Aslında benim ailemdeki yer tam da Lale’nin yeri. İki kuşağında da çok kadın olan bir ailedenim ve bütün hikâye de kız kardeşlik ve kadın olmak etrafında dönüyor. Çoğu hikâyenin özündeki durumlar, mesela kızların denizde başlattıkları küçük skandal, bir oyunla yaşadıkları tepki bizim yaşadığımız bir olay. Filmdeki kızları kovalayan tüfekli adam gerçek. Ablamı kovalamıştı öyle bir adam. Daha özel konularda da gerçek sahneler var. O denizdeki olay yaşandığında, “Bacak aranız erkeklerin boynuna dokundu” dendiğinde ben hiçbir şey söylememiştim. Ama senaryoda bütün içimde kalmış şeyleri çıkarttım ve o andan itibaren gerçekçi olmayan bir kurgu girdi devreye. Nur mesela sandalyeyi kırıp bunlar da değdi bize diye ona yöneltilen saçma tepkiye aynı saçmalıkla cevap veriyor. Keşke ben de öyle yapabilseydim. O kısımlar gerçek değil ama temeldeki durumlar gerçek. Gazetelerde okuduğumuz, duyduğumuz, etrafımızda gördüğümüz, bizden farklı sosyal seviyeden olan genç yaşta evlendirilmiş, mutsuz çok kadın var. Benim etrafımda çok fazla İstanbul’a kaçma hikâyesi vardı. Bir takım şeyleri de senaryo gereği araştırdım. Mesela bekaret raporları hangi şartlarda alınabiliyor gibi konuları… Çıkan sonuçlar çok enteresandı, bir film sahnesine tık diye oturabilecek şekildeydi. ‘Mustang’in kendine ait isyancı bir dili vardı. Benim hayal tepkim gibi bir şey. Umduğumuz ama sahip olamadığımız bir kahramanlık var kızlarda. Aynı zamanda da akıllılık var. Özellikle Lale de bir saat gibi dönen bir akıllık var her soruna çare bulan...

Filmde gerçeklik olgusu nasıl bir noktada duruyor diyebilirsiniz? Atmosfer olarak, görsel olarak bir masalsılık durumu var ama siz bir masal değil ciddi sorunlar anlatıyorsunuz. Bu noktada ne söylersiniz filmin gerçekliği için?
Filmi yazdığımız süre boyunca masalsı ve mitolojik figürler ortaya çıkmaya başladı. Bunun farkına vardığımız andan itibaren her yerden geliyordu bu his ve bütün verilen kararlara bulaşıyordu. Mesela bacağının yarısına kadar saçları olan İlayda cast için geldiğinde masaldan çıkmış gibiydi. Dekorlarda öyle bir etki oldu. Ece’nin yediği bisküviler zehirli bisküvi gibi oldu. Gerçeklerden bir tık uzaklaşıyoruz ama duygularda gerçeklik var. İçimizde isyan eden sesler var. Gerçek hayatta taşla trafo kırılır mı bilmiyorum tabi!..

Belli bir kesim içinde her ne kadar daha çok dile getiriliyor olsa da hala tabu sayılan; ensest, çocuk yaşta evlilik, cinsel istismar, kadınların baskı altında tutulması gibi konuları merkeze alan bir filmle karşı karşıyayız. Bu sorunların hepsi de bir ailede yer alan beş kızın başına geliyor. Bu noktada seyirci “E yok artık der” diye düşündünüz mü? Neden tek bir konuyu alıp işlemek yerine hepsini bir arada ele almayı uygun gördünüz? İnandırıcılık noktasında tedirginliğiniz oldu mu?
Beş kız olması demek bir insanın hayatında olan her şeyin çarpı beşi demek. Hem de en hassas yaşlarındalar. Erol karakterinin kızların bekaretine takmış olmasında onun bakışındaki terslik, o ailenin içinde olup bitenler var. Aslında duyduğum yorumlar ve bazı seyircilerden gelen tepkileri bir aşamada hazırlık sürecinde de duydum. Bugün duyduğum her şeyi daha önce de duydum ama karar verip ben bunu böyle istiyorum dedim, yaptım ve sürdürdüm. Evet, hikâye çok yoğun, yumurta gibi dolu diyebiliriz. Ama bana hayat da çok dolu geliyor. Size demin anlattığım filmin süreci de öyle ki size bir o kadar da anlatmadığım var. Bir sürü trajedi oluyor. Ülkemizin gündemi de yumurta gibi dolu. O yüzden ben yadırgamıyorum. Seyircinin filmle olan ilişkisinin arasına giremem. Böyle düşünen varsa diyelim ki hür bir ülkedeyiz ve istediklerini düşünsünler...

Her zaman konuşulan, filmin Türkiye’yi nasıl gösterdiği konusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?
Türkiye’den çok az film çıkıp yurtdışında dolaşıyor ve bunun mesuliyeti çok büyük oluyor. Çünkü Türkiye’nin yüzü nasıl gösteriliyor diye bir şey var. Ama ben de bu konuda hassas bir insanım. Ben daha doğmamışken babam Avustralya’da dışişlerindeydi ve ne zaman nereli oldukları sorulsa Türk’üz dediklerinde “Ay ‘Midnight Ekspress’i gördük, ne kötü” ülke tepkileriyle karşılaşıyorlardı. Ben de bunu 80’lerde, 90’larda yaşadım. Bu bir kamyon dolusu kuş pisliği başınızdan aşağı atılıyormuş gibi bir his. Bizim umduğumuz film ‘Roma’da Tatil’ filmine benziyor. Sadece mükemmelliğimizi, kahramanlığımızı gösterecek ama o da gerçekçi değil. Sinema bu değil. Sinema insan deneyimlerinin her tarafına ışık tutmalı ve gerçekçi bir şekilde yapmalı. Bizim mesuliyetimi, problemler varsa bunlarla yüzleşmek. Bunları saklamak ve yok saymakla hiçbir ilerleme olmuyor. Şu anda özellikle sosyal medya üzerinden sataşan insanlar var. Artık böyle deli halam varmış gibi hissediyorum. Bir kadın, “Paris’te kocamdan boşandım. Bana çok kötü davrandı. Bir Fransız’dı. Bunu niye film yapmadınız” falan dedi. O kadar hastalıklı bir düşünce ki artık yani...

Film Karadeniz’de geçiyor. Öncelikle neden orayı seçtiniz bölge olarak? Çünkü filmlerin çekildiği mekânlar filmde anlatılanlar noktasında hassaslık gösterir genelde.
Karadeniz’de çekme isteğinin sebebi; mekânın hikâyeyle örtüşmesi gerekiyordu hem de estetik bir seçenekti. Bizim dünyanın ucu gibi gözüken bir kasabaya ihtiyacımız vardı. Ürpertici bir doğası, deniz kenarında yolları, mimarisi olmalıydı. Bir derece tutuculuğunun da örtüşmesi gerekiyordu. Aynı zamanda dramaturji ile de örtüşmeliydi. Filmde kızlar her bir şey yaptıklarında filmde duvarlar yükseltiliyor. Aynı şekilde filmdeki İstanbul’a 1000 km olayı. Haritada Mersin’e de baktım. Akdeniz çok tatil mekanı gibiydi. Görsel olarak çok parlak bir his verdiği için tercih etmedim. Yani aslında ‘İkiz Tepeler’ ya da ‘Shining’ nerede çekildi kim biliyor? Ama bir his veren yerler. Anlatmak istediğimiz durumun o kadar evrensel bir his vermesi gerekiyor. Köy meydanındaki sahne bir western’e benziyor. Bir şekilde herkesin benimseyebileceği durumlar, hikâyeler falan. O yüzden o konuda çok büyük bir hürriyetle davrandım.

TWITTER’DA “GÖRECEKSİN GÜNÜNÜ” DİYE YAZANLAR VAR
Film vizyona girdi, sinema yazarlarından ve izleyicilerden de filmde dair görüşler gelmeye başladı. Sizce görüşler ne yönde, beklediğiniz gibi mi yoksa sizi şaşırttı mı?
Çok fazla ötekileştirmemiz var. Seyirci, senaryonun şurasını beğenmedim diyeceğine “Bu kız Türk değildir”den başlıyor. Ötekileştirmeyle başlıyor. Biz iyi haberiz açıkçası Türkiye’de çok üzülecek, kızılacak durum var ve biz gerçekten iyi bir şey yaptık. Birazcık daha sahiplenilmeyi umardım. Atilla Dorsay’dan, Ayşe Arman’dan ve bir dolu gazeteciden destek geldi ama bir dolu insandan da saldırgan tepkiler gördüm. Bunlar bana entelektüelliktense belden aşağı bir saldırı gibi geliyor. Birazcık üzüldük bu hafta sonu. Öte yandan da özellikle kadınlarda muhtemelen bir his tuttuğu için bir benimseme oluyor. Tam Fransa, Oscar için seçtiği anda Türkiye’de vizyona girdik. Onların üst üste gelmesi olayı çok kolaylaştırmıyor. Çünkü bir derece trompetlerle bir başarıyla geliyoruz. Bunu Fransa’da da gördüm. Daha yüksek ağaçlar daha çok rüzgar alır gibi bir şey var ya. Twitter üzerinden “Göreceksin gününü” falan yazanlar da var. Anlamadığım bir saldırganlık oldu açıkçası. Türkiye’nin tabu konularından, kimsenin konuşmadığı konulardan konuluyoruz. Acıttığı noktalara dokunuyoruz. Ben oyuncularımın gücüne de inanıyorum. Bir şekilde filmle insanların fikrini değiştirebilecek güçte olduklarına inanıyorum. Bir de biri bir şey söyleyince spiral gibi gidiyor. Saraybosna’da bir blogger oryantalist yazdı, ondan sonra üstümüze yapıştı yani. Benim için Türkiye, annem, babam, aile hikâyelerim. Bütün özel hayatım Türk olduğu için, Fransa’da yaşamadığım ırkçılığa yakın bir ötekileştirme yaşadım ve buna birazcık üzüldüm. Çok da saygı duymuyorum bu ataklara, o yüzden uzunca üzülmeyeceğim. Önemli kişilerden anlıyorum ki film anlaşılıyor ve ukalaca gelecek ama oyuncular geçekten çok iyi, senaryo sağlam. Ben filmime güveniyorum.

Genel resim doğru ama...

Cannes Film Festivali’nin filme nasıl bir etkisi oldu sizce?
Cannes’daki tepki aşırı duygusaldı. Film bittikten sonra kızlar sahneye çıktıklarında sarılıp, öpmek istediler. Öyle benimsemişler karakterleri. Akşamki gösterimde biz de salondaydık kızlarla. Çok duygusaldı. Herkes ağlıyor, kızlar ağlıyor. Gerçekten bir derece histeri vardı salonda. Cannes’da hep yankı daha fazla oluyor. İnsanlar ya yuhluyor ya seviyorlar. Zaten Lale’yi bir havaya atmadığımız kaldı! İşte o yüzden biri Türkiye’de “Senaryo kötü, kızlar kötü” yazdığı zaman “Aman Allah’ım” diyorum. Tekrar söylüyorum; Türkiye’de çok üzülecek, kızılacak şey var, biz iyi haberiz.

Filmde Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç’ın demeçlerini duyuyoruz ara ara. Bunun sebebi nedir?
Film masalsı bir şekilde Türkiye’nin gerçekleriyle epey örtüşüyor. Hürriyetler konusundan bahsedersek biz filmde metaforik bir şekilde basbayağı duvar dikiyoruz Türkiye’de olup bitenlere bir ayna tutulması gerekiyorsa... Senaryoda vardı ilk sahnelerdeki bilgisayar götürülmesi, telefonların çıkması, televizyon bilmem ne oluyor falan. Türkiye’de yasaklanan şeylerle örtüşmesi gerekiyordu ve Türkiye’de sansürlenen bir dolu şey o çekmecelerde var. Delacroix tablosu okul kitaplarından kaldırıldı, yasaklandı ya bir kadının göğsü gözüküyor diye... Bir dolu böyle küçük detaylarla örtüşüyordu. Onun yanında Karadeniz’de bir gerçek vardı. Çekimden bir buçuk sene önce oraya çok gidip geliyordum ve orası böyle cam bir kubbenin altındaymış gibiydi. Çok fazla turist de gelmediği için yerliler vardı. Gerçekten her yerde açık bir televizyon var ve her gün AKP kendini ifade ediyor. Çoğunlukla da kadınla ilgili konularda. Bu gerçekten toplumun kulağına bir şey fısıldanıyormuş gibiydi. Uzak köylere gittiğimiz zaman da çuval çuval kömür vardı. Üzerinde de o zamanki başbakanın hediyesi yazıyordu. Bir şekilde Erdoğan insanların hayatında varmış gibiydi. Ben de konuşmaları sonrası bütün gün kendi kendime Erdoğan’la kavga ediyordum. O kadar çok aklımda yer alıyordu ki günün birinde kendi kendime, “Bir dakika, sen Erdoğan’ı gerçek hayatta asla görmedin. Uzaktan bile görmedin, nasıl olduğunu bilmiyorsun” dedim. Doğal bir şekilde filmde de yer aldı.

EVET TÜRK’ÜM, EVET FRANSIZ’IM
Genelde biliriz ki kendi dillerine çok bağlıdır Fransızlar. Kendi kültürlerine de aynı ölçüde. Tamamen Türkçe ve atmosfer olarak da Türkiye’nin yer aldığı bir filmi Oscar adayları olarak seçmelerini neye bağlıyorsunuz?
Aslında çok ilginç bir şey oldu. Fransa başından beri filmi çok sahiplendi. Fransa’da okuduğum okul sınav ve elemelerle senede altı–yedi yönetmen alıyor. Oraya girdikten sonra da sürekli filmler yapıyorsunuz. Okuldan çok laboratuvar gibi. Fransa’nın gelecek yönetmenleri gibi görülüyor oradakiler. O nedenle de baştan beri herkes biliyordu beni. Film daha Cannes’a gitmeden Fransa Kültür Bakanlığı çok benimsedi ve hep kucakladı filmi. Hiçbir farkımız yoktu diğer Fransız filmlerle. Çok güzel bir benimseme vardı. Burada her yerde gösterdik, etkisi derin ve güzeldi. Herkesin çalışma tarzı da farklı. Benim çalışma tarzım da Fransız, sinema ailem de Fransız. Yapımcım Türk değil. Ondan sonra ortak yapım oldu..Filmin bütçesi 1 milyon 300.000 euro. Türkiye’nin katkısı 60.000 euro gibi bir şey. Bir 30.000 daha bekliyoruz Kültür Bakanlığımızdan.

Fransa Oscar için Türkçe 'Mustang'i neden seçti?

Film için Türk, Fransız gibi tanımlamalar yapabilir miyiz?
Montajda filmin köy meydanı sahnesine Türkiye’den düşündüğüm müzikleri koyduğumda olmadı. Avustralyalı bir müzisyen Warren Ellis’in müziğini koydum ve oldu. İşte Karadeniz sahilinde Avustralya müziği koyuyoruz ve iki yer arasında olmayan bir kavşak oluyor. Dolayısıyla film kendi coğrafyasına sahip oluyor. Ayrıca bunu o kadar çok filmde kabul ediyoruz ki. Bir de Türk sinemasında realizmle çok belirgin bir mesafe var. Türkiye’de bu kadar çok ötekileştirildikten sonra dediğim şey şuydu: “Bu benim ilk filmim. Doğru, biz tanışmıyoruz ve yabancıyız. Bu benim hayata bakışım ve yaptığım şakalar da açıkçası babamdan ve ondan önce dedemden yani aile esprisi.” O yüzden evet Türk’üm, evet Fransız’ım, bir gıdım Avustralyalı da hissediyorum kendimi. Bir de bu filmle Avrupa’yı tavlıyor diye bir şey görüyorum. O da doğru değil. Filmin gerçekten evrensel bir yanı var.

5 ana karakterle özdeşlik durumunuz var mı? Kendinizden yola çıktığınız yanları mesela?
Aslında gerçek hayatta sinekten korkan Selma karakterine daha çok benziyorum ama bir sahnede gerçekten Lale’yle metaforik bir şekilde yakın hissediyorum. İlk defa terlikle kaçtığı zaman başarısız oluyor daha sonra inatçı bir şekilde her şeyi hazırlıyor teker teker. Araba kullanmayı, yemek götürmeyi falan… O bana benim sinemaya karşı duruşumu hatırlatıyor. İlk başta yola çıktığım zaman terlikle çıktım. Yol çok uzun ve zordu. Her şeyi hazırladım. Aynı şekilde her şeyi öğrendim. Sonra bir gün film ortaya çıktı. Lale bir torbaya yemek dolduruyor ya ve hazırladıkları her şey tık diye yerine oturuyor. Orada çok duygulanıyorum. O anda çok yakın hissediyorum ama dediğim gibi metaforik bir şekilde.

Son olarak yeni projeleriniz var mı?
İstanbul’da geçen bir senaryo üzerine çalışıyoruz. Son 2 senede yaşadıklarımızla ilgili olacağını söyleyebilirim.