'Mutlak aşk yoktur, sonsuz arkadaşlık vardır'

'Mutlak aşk yoktur, sonsuz arkadaşlık vardır'
'Mutlak aşk yoktur, sonsuz arkadaşlık vardır'

Fransa?da yaşayan Kristeva, post yapısalcı akımın en önemli temsilcilerinden biri kabul ediliyor.

Tanınmış düşünür, yazar, psikanalist Julia Kristeva bir konferans için İstanbul'da. Kristeva'ya göre artık aşk yok. Çünkü, insanlar hayal kırıklığına uğradıkça inançsızlaşıyor ve artık biz 'Şüpheci, bilinçli, uyanık, aklı başında ve her şeyi ortada varlıklarız."

 

FİGEN ŞAKACI

İSTANBUL - Onun gibi kadınlar çat kapı gelmiyor memleketimize... Gelince de iki arada bir derede yoluna çıkmak, ağzından dökülen incileri dikkatli toplamak gerekiyor. Lakin kendisi; dilbilimci, göstergebilimci, 30’u aşkın yapıtın yazarı ve psikanalist olarak gerçek bir umman... Hal böyle olunca sorulacak çok soru var ama onun zamanı yok. Yine de İstanbul Psikanaliz Derneği’nin davetiyle bir günlük konferans için gelmişken, onu yakalamayı, alelacele sorularımı sormayı başardım. Son yıllarda özellikle kadın yazarlar ve kadın entelektüeller üzerine yürüttüğü çalışmalarını ‘Kadınsı Deha’ başlıklı üçlemesinde yayımladı ve söyleşimize bir vesile de bu çalışma oldu. 

Bugünkü konferansınızın ana başlığını oluşturan sorulardan ilkini, sizden önce ben sormuş olayım; ‘kadınsı deha’ diye bir şey var mıdır gerçekten?
Tabii ki kadınsı deha vardır, fakat bu herkes tarafından çok iyi bilinen bir deha değildir. Herkes onun ne olduğunu biliyor ama söylemekten korkuyor, kadınlar da bu dehanın varlığından korkuyor. Daha doğrusu bu farklılığı üstlenmeye cesaret edemiyorlar. Kadınlar; farklılıklarını, şiddet gibi duygularını, derin hislerini ve özgürlük duygularını söylemekten korkuyorlar. Özgünlüklerini yoğun yaşama cesaretini gösteremiyorlar... Psikanaliz özellikle kadınları özgürleştirmek için çok önemli bir yöntem. 

Psikanalizi aynı zamanda depresyona karşı da bir deva olarak görüyorsunuz ama modern insanın ruhuyla ilgili kuşkularınız var; ‘Ruhun Yeni Hastalıkları’ kitabınızda; “Modern insan ruhunu kaybetme yolundadır ama bunun farkına bile varamamaktadır” diyorsunuz. Hal böyleyken, psikanaliz modern insana ne ölçüde deva olabilir?
Bu kitabın Türkçeye çevrildiğini bilmiyordum. Psikanalist için, hastasıyla ilk karşılaşmada güven duygusu yaratmak çok önemlidir. Modern insan için en büyük sorun görüntü kirliliğine uğramak... Sosyal faktörlerin etkisi, aileden ayrılması, otorite-baba eksikliği, değer krizleri, işsizlik, göç... Tüm bunlar modern insanın sorunu... Bir yandan da gösteri dünyası var, eve gidiyorsunuz televizyon izliyorsunuz ve görüntü (imaj) zehirlenmesi yaşıyorsunuz. Bize bilgi veriyorlar ama bize fikrimizi sormuyorlar, konuşmayı unutuyoruz. Böyle bir durumda okumak tehdit altında kalıyor. Kitap, görüntünün yanında ayakta kalamıyor, entelektüel olarak bir şey üretemez hale geliyoruz. Yalnızlaşıyoruz. ‘Ruhun Yeni Hastalıkları’ kitabımı yazarken, bu şartlar altında modern insanın psişik alanını kaybettiğine değindim. Modern insan yalnızlık duygusuyla başedemiyor, insanlar içselliğini ve özgün fikirlerini kaybediyor, kendilerine ait bir fikir üretemiyorlar. Öte yandan toplumun sadece elit bir kesimi psikanalize gidiyor, gidemeyenler de psikanalizin çok pahalı olduğunu söylüyor ama ben bunun gitmemek için tek neden olduğunu düşünmüyorum. Çünkü burada önemli olan şey aslında güven duygusu ve modern insan kendi içselliğine olan güvenini de kaybediyor. Oysa insanlar dine başvurduklarında bile ruhumuzu kurtaracak şeyin psikanaliz olduğunu düşünüyorum. Psikanaliz, aslında sadece insanın değil toplumun da ruhunun yıkımına deva olmaya çalışıyor.  

Fakat modern insanın bir başka derdi de; depresyon... Siz depresyonu ‘kara güneş’ olarak tanımlıyor hatta kadınsı depresyon diye ayrı bir kategori oluşturuyorsunuz ve “Kadınsı depresyon, depresif kadına kendini adamaktan başka bir şey düşünmeyen, halinden memnun becerikli bir kadın görüntüsü veren hummalı bir etkinliğin ardına gizlenir” diyorsunuz... Niye depresyon kadınlarda böyle tezahür ediyor, kadınlar erkeklere göre depresyonu sadece psikolojik olarak değil biyolojik olarak da daha derinden mi yaşıyor?
Ben kitabımın adını da ‘Kara Güneş’ koydum çünkü bu Fransız yazar Gerar de Nerval’in bir cümlesiydi... O romantik biriydi ve hayatını intiharla sonlandıran bir yazardı. Melankoli ve depresyon gibi duygular onun gibi insanların yaratıcılık süreçlerine eşlik ediyordu. Çünkü insanlar; travmalarla, yalnızlıklarla, yaslarla karşı karşıya kalıyorlar ve bu duygularla başetmeye çalışıyorlar. Bu durum onların yaşamında risk yaratıyor ve tabii bu süreç bazen dayanılmaz oluyor. Ama diğer yandan sanat da insanların bu duygulara tanıklık etmesidir. Bu duygulara tanıklık eden yaratıcı için de aynı risk vardır. İstatistiklere bakacak olursak depresyonda olan kadınların sayısının daha fazla olduğunu ama buna karşın erkeklerin daha fazla intihar ettiğini görürüz. Bu durum, depresyonun aslında ne olduğu sorusuna bizi götürür. İşte tam bu noktada, yani depresyon sürecinde, bir yavaşlama saptıyoruz. İnsanların eylemlerinde, hareketlerinde bir yavaşlama... İnsanlar yatakta kalıyor, hareket etmiyor ve bu durumda insanların düşünceleri de yavaşlamaya başlıyor. Bu depresyonun ilk semptomları; yorgunluğun dışında ikinci semptom ise insanlar artık dile inanmıyorlar. Dile inançlarını yitiriyor ve sessizliği (ya da dilsizliği) tercih ediyorlar. Neden konuşayım ki diyor ve zamanla sosyal bağlarını da kopartıyorlar. Bu şekilde depresyonda olan insanlarla bir psikanalist olarak çalışmak çok zor, çünkü biz dille, konuşarak yapıyoruz çalışmamızı... Bize geldiklerinde, her şeye rağmen onlarla konuşmaya, onlara güven vermeye çalışıyoruz. Daha derin sebeplere inmeye çalışıyoruz. Öncelikle çocukluğuna inmek istiyoruz. Çünkü anneyle göbek bağının kesilmesiyle birlikte başlayan ayrılık, kadınlarda daha derin etkiler bırakıyor. Hatta aşk ayrılıkları, işsizlik, hastalık gibi tüm zorluklar bile anneyle o ilk kopuşu çağrıştırabiliyor.

Konferansınızın ikinci başlığı da zaten ‘Depresyon: Sözün Yaşamı ve Ölümü’... Sözün ölümüne kadar götüren bir depresyon söz konusu olduğunda psikanalist, danışanı için ne kadar diriltici bir etkiye sahip olabilir?
Depresyonda olan kişi dille olan ilişkisini kestiğinde karşısındakine güven duymakta zorluk çekiyor. Bu tür durumlarda öncelikle hastayı tıpkı bir annenin bebeğini tuttuğu gibi tutmak gerekiyor. Bir başka yöntem de, hastanın acısını duymak. Çünkü depresyonda olan kişi çoğunlukla acılarından bahsetmiyor hatta kendini cesur biri olarak göstermeye çalışıyor... Özellikle kadınlar bütün gün evi temizliyor, tencerelerini parlatıyor, politikadan bahsediyor ama acılarından bahsetmiyor. Bu tür durumlarda onların dil oyunlarına, acılarına bakmak,  kendilerini geri çekişlerini anlamak gerekiyor. O kişinin kullandığı kelimelerin içinden derin anlamı söküp almak gerekiyor. Diğer yandan, depresyonda olanlarda gizli bir öfke hali de vardır. Onların dil oyunlarını çözmek ve acının kaynağını bulmamız gerekiyor. Annesi ölen bir kişi annesine ya da kendisini üzen bir kişiye, kendisini terk eden bir sevgiliye karşı nefret duyabilir ama bu nefreti ifade etmeye cesaret edemeyebilir. Daha sonra bu agresyonu kendine doğru çevirir ve kendini değersizleştirir. Ben çok değersizim, bu yüzden kendimi öldüreceğim gibi bir noktaya da gelebilir. O öfkeyi bir objeye doğru hatta psikanaliste doğru da yönlendirebilir. Kendini yıkana kadar bu saldırıya devam edebilir. Psikanalistin o noktada, yani hastası kendini yıkmadan bu süreci durdurması gereklidir. 

Kadınlar kadar çocuklara ve çocukluğa da büyük önem veriyorsunuz, hatta edebiyatı çocuklara yönelik bir sanatsal edim olarak ele alıyorsunuz ve “Sırf çocukların yararına yaşam ve ölüm oyununu yeniden yaratmak için yazma zahmetine değer” diyorsunuz. Fakat bir yandan da bugün çoğumuzun çocukluk dönemlerini unuttuğuna dikkat çekiyorsunuz. Özellikle yazınsal üretimde çocukluk döneminin önemi nedir sizce?
Çok önemli bir yeri var bence. Biz çok garip bir uygarlıkta yaşıyoruz. Çocuk başlı başına bir kült, tüketici olarak da bir kült... Anneler onlara her şeyi almak istiyorlar. Anneler için bu tüketim bir tür antidepresan etkisi yapıyor. Böylece aşk eksikliğini, meslek eksikliğini çocukları için tüketerek bastırmaya çalışıyorlar. Freud, çocukların laboratuvarda çalışan bir araştırmacı gibi olduklarını söylüyor, çünkü çocuk sürekli merak ediyor, soru soruyor, her şeyi bilmek istiyor. Bu psişik merak, bilme isteğinin ön şartıdır. Fakat çocukluk dönemlerindeki bu merak patlaması burada kalıyor, devam etmiyor. Oysa yaşadığımız uygar dünyada(!) bize farklı teknikler öğretiliyor ama merak etme duygusu öğretilmiyor. Çocukken bu kadar meraklı olduğumuz halde, yetişkinlikte karşımıza çıkan eğitim sistemi merak duygusunu öldürüyor çünkü toplum merak edenden korkuyor.

Biraz da edebi yolculuğunuza değinirsek; “Yazı bir bağışlamadır, dönüştürmedir, aktarmadır, çeviridir” sözünüzün kendi poetikanızın anahtar cümlesini oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Ama ben özellikle bağışlama konusuna değinmek istiyorum, bu çok problematik bir konu çünkü. Tüm duyguları ifade ediyor, pardon kelimesi. Aslında dinlerin temelinde olan duygu da bağışlama duygusudur. Hristiyanlarda da Katoliklerde de bağışlama vardır. Psikanalistler için de yorumlama bir bağışlamadır aynı zamanda. Hastamızın, baş ağrısı, güçsüzlük, kırılganlık gibi depresif hallerine son vermek için tüm yaşananlara anlam yüklememiz gerekiyor. Çünkü  ancak yaşanan şeyleri anlamlandırarak onları silmelerini engelleyebilir ve hayatı yeniden başlatabiliriz. Edebiyat ve psikanaliz bunu yapabilir.

Samuraylar romanınız, “Aşk hikâyeleri yok artık. Oysa kadınlar istiyorlar ve kadınlar gibi yumuşak ve hüzünlü olmaktan utanmadıklarında erkekler de istiyorlar” cümleleriyle açılıyor... Günümüz kadın ve erkek dünyasında aşkın yeri nedir sizce?
Aşk yok; çünkü biz sinik, bilinçli, uyanık, aklı başında ve her şeyi ortada varlıklarız. İnsanlar hayal kırıklığına uğradıkça inançsızlaşıyor, kimseye inanmamaya başlıyor. Fakat bu hayal kırıklığının, bu sinizmin yanında spritüel arayışlara da giriyorlar... Kimse beni sevmiyor ama Tanrı var diyorlar... Herkes bana ihanet etti ama ben Tanrı’ya inanıyorum diyor insanlar. Oysa psikanaliz hem Tanrı’yı analiz edebilir hem aşktan bahsedebilir. Aslında mutlak aşk yoktur, sonsuzluğa giden bir arkadaşlık vardır.

Çeviri: Özge Gürbüz

Julia Kristeva,  bugün The Marmara Oteli’nde saat 9.45ten 16.00’ya kadar, ‘Kadınsal Deha’ başlıklı bir seminer verecek. Katılım ücreti 100 TL.