Namus, töre bahane bunun adı cinayettir

Namus, töre bahane bunun adı cinayettir
Namus, töre bahane bunun adı cinayettir
Aile içi şiddeti gerçek bir olaydan yola çıkarak sinema perdesine aktaran 'Ateşin Düştüğü Yer' filmi vizyonda. Filmin yönetmeni İsmail Güneş, kadına yönelik şiddete dikkat çekerek "Yalnızca aile değil, yaşananlara tanıklık edenler de suçlu" diyor
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Bir babanın vicdanı ve toplumsal baskılar arasında yaşadığı gerilimi ‘Ateşin Düştüğü Yer’ filmiyle beyazperdeye taşıyan İsmail Güneş, son yıllarda giderek üzerine düşünülen kadına yönelik şiddet meselesine de bir perde aralıyor. Yönetmen, önyargıları tersine çevirerek, Doğu ya da Güneydoğu Anadolu’yu değil de Akdeniz’de yaşayan bir ailenin ‘namus’ meselesiyle ilgili yaşadıkları bir sorunu çözme arayışlarına odaklanmış. Gerçek bir olaydan esinlenerek yola çıkan film, İsmail Güneş’in ‘Gülün Bittiği Yer’ ve ‘Sözün Bittiği Yer’le başlayan şiddet üçlemesinin son halkası. Güneş’le filmin çekilme sürecini konuştuk. 

Ateşin Düştüğü Yer üçlemenizin son filmi…
Evet, ‘Gülün Bittiği Yer’ devletin bireye şiddetini, ‘Sözün Bittiği Yer’ maddenin birey üzerindeki şiddetini, ‘Ateşin Düştüğü Yer’ de ailenin bireye uyguladığı şiddeti anlatıyor. Bir şiddet üçlemesi olarak tasarlandı. Baktığınızda birbirlerine benzemezler ama şiddet sarmalından hareketle bir dairenin içindedirler. 

Kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet son yıllarda en çok gündeme gelen konular arasında. Siz bu konuya farklı bir coğrafyadan bakıyorsunuz.
Bana esin olan haberin yaşandığı yer de Alanya. Bu olayları namus cinayetiyle adlandırmayı doğru bulmuyorum. Böyle dediğinizde sanki namus, töre bahanesiyle cinayet işlenebilirmiş gibi bir izlenim oluşuyor. Bunu öbür kelimelerle birleştirdiğinizde birden hafifletici bir hal alıyor ve ben bunu çok tehlikeli buluyorum. Bunun adı cinayettir. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Biz farklı bakıyoruz, çünkü bu meselede biraz üstten baktığınızda, onları aşağıladığınızda mesele yine çözülmüyor. Ben sanatın anlayıp anladığını ortaya koymak gibi bir vazifesi olduğunu düşünüyorum. Sanırım bunu iyi yaptık. Çok tehlikeli bir şey de olabilirdi baba tarafından bakmak. Ben babanın da kızın da annenin de haklı olduğunu düşünüyorum. Böyle ortadan bir bakışla seyircinin kendi bulunduğu pencereden bakmasını istedim. Bu filmi izleyen birisi önüne böyle bir olay geldiğinde “Benim izlediğim filmde adam çok perişan olmuştu” diyerek yapacağından vazgeçerse, başarılı olmuşuz demektir. Filmin açılışında bir ayet var, “Kim ki bir insanı öldürür, bütün insanlığı öldürmüş gibidir, kim ki bir insanı yaşatır, bütün insanlığı yaşatmış gibidir.” 

Babanın ikircikliği bu cinayetlerin kolay işlenmediğini de gösteriyor…
Çünkü baba aslında çocuğunu seviyor. Hastalandığı zaman iyileşmesi için çaba da sarf ediyor. Yaşadığı kolay çözülebilecek bir mesele değil. Yapanlar yapıyor ama nasıl yapıyorlar, nasıl ikna ediyorlar kendilerini bilemiyorum. 17 yılın birlikte geçmiş, binlerce hatıran var ve bu hatıralarını bir tarafa atıyorsun. O kıza biri zarar verse, onu öldürür ama dönüyor, dolaşıyor, başkası yaptığında kızacağı şeyi o yapıyor. 

Filmin senaryo aşamasında Türkiye ’de işlenen kadın cinayetlerinin niteliğine baktınız mı?
Benim filmimde Kürt bir karakter yok. Genel bir kanaat var, böyle değil bu. O bölgedeki insanlarımız için belki orada hayat daha zor ama Karadeniz’de, Trakya’da, Ege’de bu sorunlar yaşanmıyor diye bir şey yok. Sadece Doğu’da insanlarda “ölünce daha rahat edecek, yaşarsa rahat bırakmazlar” düşüncesi var. Biz istediğimiz kadar bunu cezalandırma sayalım. Onlar kurtuluş gözüyle bakıyor. Bizim hikâyemizde de baba normalde kızını ameliyat ettiriyor ama sonradan yine cezalandırmaktan geri durmuyor. 

Toplumda bu konuda bir farkındalık oluştu mu?
Bir farkındalık oluyor elbette ama birilerinin de aklına düşürüyor. Doktora yönelik şiddet olaylarına bakın. O gazete , televizyon haberini gördüklerinde örnek alanlar da var. Eskiden bu tür cinayet işleyen aileler hafifletici neden olarak törelere sığınıyordu. Şimdi bu kalktı Allah’tan o ama cinayeti işleyeni, azmettireni içeri alınca bitmiyor iş. Bütün sokağı içeri almaları lazım. Ceylan’ı vurduklarında başında annesi bekliyordu, amcası, dayısı. Bütün sokak bakıyordu. Toplumun tamamında bir tuhaf sakatlık var. Bir kirlenme var. Kirini göstereceksin. Hakaret etmeden, suçlamadan, yaftalar koymadan bir ayna tutmak gerekiyor. 

Bu konuda faaliyet gösteren kadın örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine başvurdunuz mu?
Filmin ilk kurgusu yapıldığında kadın yazarlarla paylaştık, Balçiçek İlter, Sibel Eraslan gibi. Yaklaşık 20 yazar izledi. Onların fikirlerini aldık. Birlikte değerlendirdik. “Bizim ezberimizi bozdu bu film” dediler. Ben sade bir şekilde bir baba kızın trajedisini anlatmak istedim, bu da onlara çok yalın, sakin geldi. 

Çekimler ne kadar sürdü?
Çekimler 6 haftayı buldu. Bunun beş haftası Fethiye, Kaş, Kalkan, Elmalı, son haftası da Bolu’da gerçekleştirildi. Hakan Karahan benim ilk düşündüğüm isimdi. O sırada koordine olamadık. Sonra farklı isimler de düşündük ama dizi trafikleri uymadığı için denk getiremedik. Her biri oynamak istedi ama dizi trafiği zorladı. Sonunda vakit de kalmadı, o sırada Hakan Karahan’la yolumuz yeniden kesişti. Rahmetli Yusuf Kurçenli vesile oldu. Sonrasında iyi bir dil yakaladık. Elazığlı olanlar da diyalektini çok beğendi. Yeşim Ceren Bozoğlu benim değişmez oyuncumdu. Elif Can da 2 bin başvuru arasından seçildi. Onun da ilk işi. Seçmelere katıldığında 16 yaşındaydı. Çok iyi bir kulağı vardı, diyalektini hemen kavradı.