Ne bize hesap verildi ne biz hesap sorduk

Ne bize hesap verildi ne biz hesap sorduk
Ne bize hesap verildi ne biz hesap sorduk
Kürt-Alevi bir ailenin 30 yıllık tarihini belgesel gözüyle inceleyen 'Babamın Sesi' babasının gurbetten gönderdiği kasetlerden kendi sesini arayan bir oğlun hikâyesi. Film, Maraş katliamı, Kürt-Türk kimlik açmazı gibi memleket konularına giriyor. Filmin iki yönetmeni, Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy ile 'Altın Kaplan' için yarıştıkları Rotterdam'da konuştuk
Haber: MÜGE TURAN / Arşivi

Babamın Sesi hayat hikâyenizden yola çıkmış. Neden bu filmi yapmak istediniz? Otobiyografik olmasının ne gibi etkileri oldu? Yönetmen ve oyuncu olarak filmle aranıza mesafe koymayı başarabildiniz mi?
Zeynel Doğan: İnsan iyi bildiği öyküleri daha rahat anlatabiliyor. Duyguları, detayları daha iyi bilebiliyor. Ben de bana yakın olan şeylerden yani hayatımdan başladım. Ama bir temsiliyet olduğu da hep aklımdaydı. Ailemin, yaşadıklarımın temsil ettiği bir şey vardı. Sadece bana ait değildi. Ülkede kendini bu hikâyede bulacak çok insan vardı. Bunu bu aile üzerinden anlatabildim, çünkü daha iyi tanıyorum. Ayrıca bir filmin içini doldurabilecek yaşanmışlık da vardı: Kasetlerle iletişim, Maraşlı bir aile, dil sorunu, dağa çıkan bir aile bireyi, Türkiye ’nin çalışma koşulları oluşmadığı için yıllarca yurtdışında çalışan bir baba. Ama doğrusu dışarıdan bakamadım, başaramadım, tamamlayıcı kişi Orhan oldu. Base’nin oğlu Zeynel karakteri olarak bütün aşamalar için bunu söyleyebilirim: Senaryo, çekim veya kurgu, Orhan işin içindeydi, ama dışarıdan bir göz olarak açığı kapatan o oldu. 

Kendini oynamak nasıldı?
ZD: Çok zordu. Aslında Türkiye’de herkes oyuncu olabileceğini düşünür, sadece ona o şans verilmemiştir ya. Ben de aslında o güne kadar öyle düşünüyordum, artist olurum, ne var diyordum. Ama o set ortamı, kamera, film temposu içerisine girdiğinde mümkün değil, kendin olamıyorsun. Senaryoda çok güzel olabilecek şeyleri kotaramadığımı düşündüm. Annem daha rahattı. 

Filmin neresi kurmaca?
Orhan Eskiköy: Çıkışımız belgeseldi. Belgeselin gücünü kullanmak istedik. Hikâye birebir aynı değil. Maraş katliamından kurtulmadılar aslında. Bu katliamdan kurtulan gerçek bir aile var, o babanın adı da Mustafa Doğan. Maraş raporlarında rastladık. Filmde anlatıldığı gibi, katliamdan sağ kurtarıyor ailesini.
ZD: Yaşananların çoğu gerçek fakat farklı ailelere ait hikâyeler. Biz bu parçaları bir araya getirip bir ailenin hikâyesi olarak anlattık. 

Base karakterini nasıl yönlendirdiniz?
ZD: O daha önce belgesel çekimleri, üniversite ödevi için küçük çekimler derken kameraya alışmıştı, rahattı. Annemden çok beslenmiş, etkilenmişimdir. Hep bir diyaloğumuz vardı. Annemin duygusunu, dışarıya bakışını seviyordum. Filmde de en önemli kişi annemdi. Hem hafızası hem de ifadesi çok güçlüydü. Onun dışında filmle ilgili ne istediğimizi çok iyi anlıyordu. Kendisini oynayacağını düşünerek yaparım dedi. Bir ay önce gittik, başladık. Maraş yaşamadığı bir olaydı, onu anlatması gerekiyordu. Bunu çalışmaya başladık. Mutfaktaki fayanslar, koltuk takımları, boyayı değiştirmemiz, bahçeyi düzenlememiz gerekiyor derken işin daha ciddi olduğunu anladı. Biraz gerildiğini hissettim. Ama sonuçta bize güveniyordu ve eşiyle, çocuklarıyla ilgili anlatacağı şeyler vardı. Kapılarını açtı. Ama oyuncu olmadığı ve alanını zapt ettiğimiz için zorlandı. Sette yatıp kalkan biri haline geldi. İnatçı da, otelde yatmaz, amcamgilde kalmaz, hiçbir şeyi kabul etmez. “Bana ait bir öykü değil, ben böyle yaşamadım” diyerek itiraz da etti. Ama paylaşmaya da çok ihtiyacı vardı. Bir heyecan oldu ona galiba. 

Filmi izledi mi?
ZD: Annem kendi fotoğraflarına da bakmayı sevmez, filmle ilgili de aynı şey. Kendini beğenen birisi değil. İzlemedi. Belki fragmanı izlemiştir, merak ettiğini biliyorum, ama asıl amacı bize yardım etmekti. 

Öykü ülkenin halen kanamakta olan yarasına değiniyor. O zamandan bugüne ne değişti?
ZD: Maraş katliamından bir yıl sonra doğdum. Diyarbakır’da yaşıyorum. Bazı şeyler değişmiş gibi görünse de aslında çoğu şey aynı. Halen evimden çıktığımda sorunsuz bir günümüz geçmiyor kentte. Maraş’taki Alevilere gelince, orayla bağ kurabilmiş Alevi sayısı çok az. Hepsi, bir şekilde ya Mustafa gibi yurtdışında çalışmaya gitti ya metropole taşındı. Kürt Alevilerinin halen kentle ilgili sorunları vardır. Elbistan’da hiç rahat hissetmem ben örneğin. Oradan Dersim’e giderken Maraş merkeze gelindiğinde tesiste mola verir otobüs. Hepimiz geriliriz. İnelim mi, inmeyelim mi… Henüz hesaplaşamadık da. Ne bize hesap verildi ne biz hesap sorduk. Bu film az izlenecek belki doğru, ama bu filmi yapan da çok az insan var. Keşke daha rahat koşullarda Maraş’ı anlatabilsek. Bunun altyapısını oluşturacak kaynaklar olsaydı örneğin, şimdi bizden beklenti büyük: Maraş katliamını anlatan film yapıyoruz gibi algılanıyor. Henüz demokratikleşmedik, huzura ermedik. 

Hepimiz o ağırlığı taşıyoruz, sıkıntının parçasıyız aslında. Sizce çözülemez mi? Yani çözmezler mi yoksa çözülemez mi?
OE: Bu ideolojik bir şey. Filmin en önemli özelliği iki ezilen topluluğu birleştirmesi, Kürt ve Alevi olan bir aile. Bu iki toplum bu ülkede en alt tabakada. Biz artık sınıf tartışmıyoruz, ırk tartışıyoruz. Kapitalizmin getirdiği yer burası. Artık sınıfsal ezilme demiyoruz. Aynı şekilde yoksullukla ezilen, dışlanan bir Türk bile kendinden altta olan Kürt ve Alevi’yi aşağılayarak güç ediniyor. Bu sınıfsal mücadelenin önüne koyduğunuz en önemli propaganda aleti: İnsanlar yoksullukla ezildiklerini fark etmesinler diye başka silahlar çıkarmak. 

Vizyona girecek misiniz?
OE: Film daha çok taze. Henüz plan yapmadık, Türkiye’deki festivaller önemli. Rotterdam da önemli, maalesef ülkemizde öyle bir algı var: Yurtdışındaki programa seçildiyse iyidir. O anlamda burada olmamız tanıtım açısından mühim.

HERKES DİLEĞİNİ TUTARAK TAŞ KOYAR
ZEYNEL DOĞAN: Bizim oralarda, Alevi geleneğinde ziyaret diye bir şey var. Bazıları bir yere bir şey bağlar, bazıları türbeye gider adak adar. Mesela bizim köyün tepesinde böyle bir ziyaret yeri vardır. Köylüler belli zamanlarda adaklarını alır, 5-6 saat dağa tırmanır, kurbanlarını keser, yer içerler. Ve herkes dileğini tutarak taş koyar. Kimisi dileği olunca yalınayak yine oraya gider. Base de oğlunun eve dönmesini diliyor. Gerçekten de annem Hasan’ın dağda kaldığı 10 yıl boyunca oğlum gelsin diye beklemiştir.


DEVLET İSTESE NE YAPACAĞINI ÇOK İYİ BİLİYOR ASLINDA
Filmin İki Dil Bir Davul ile bir bağlantısı var...
ZD: İki Dil Bir Davul’daki Zülküf’tüm. Okula gitti, Türkçe bilmiyordu. Sonra “Pis Kürt” diye kafana sopa yersin. Biz Türkler gibi konuşamadığımızdan, gırtlaktan hemen anlıyorlardı. Bu yüzden gittiğimiz tüm resmi dairelerde farklı muameleyle karşılaştık. Hiçbir özgüven duymadığım, bu dünyaya hoş geldin, sen de iyi şeyler yapacaksın, iyi ki varsın denmemiş bir memlekette büyüdüm. O yüzden bağ kuramıyorsun. Filmin ‘İki Dil Bir Bavul’ ile dikişi de burada: Sınıftaki Zülküf büyüdüğünde ne oluyor, diğeri ne yapıyor. Sınıfta bir tanesi normal bir hayat sürüyor, diğeri sistemle çatışma içinde, bir şekilde yolunu dağa çıkmakla buluyor.
OE: Bunun tek çıkış yolu devletin kabul etmesi: “Dersim’de bir katliam yapıldı diyebilmesi”, yoksa ikiyüzlülük. Almanya’ya gidip oradaki Türk çocukların kendi dillerinde eğitim görmeleri gerektiğini söylüyorsun ama. Devlet istese ne yapacağını çok iyi biliyor aslında. Devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu için ayırdığı bütçeye bakmak lazım, ne kadarı eğitim ve sağlığa, ne kadarı askere gidiyor.