Neşeli 'çizgi noir'

Neşeli 'çizgi noir'
Neşeli 'çizgi noir'
Hanemizde, işyerimizde, istiflenmiş, sırnaşık görsel planların hiçbirini kabul etmeyen Turgut Yüksel'in 'cıvıldayan gölgeleri', aklımızı çimdikliyor
Haber: CENGİZ ALKAN / Arşivi

Uzun yıllar Radikal sayfalarında takip ettiğimiz ‘Mantığın Bir Anlık Çöküşü’ 2010’da Karşı Sanat ’ın duvarlarına ‘Saadetler Dilerim’ başlığıyla konuk olmuştu. Turgut Yüksel yaklaşık bir buçuk yıl aradan sonra bu kez ‘Tarihte Bugün ’ başlığıyla yeni çalışmalarıyla (bunlar arasında Birikim’in ‘Çin dosyası’nın kapak çalışması olan Bruce Lee’li ‘Enter the Capital’ de var) yine Karşı Sanat’ta.
Jules Dassin’in kara- film klasiği ‘Du Rififi Chez Homme’un uzun bir soygun bölümü vardır, ön hazırlıklar hariç sadece soygun kısmı yaklaşık 40 dakika sürer. Bugün bile banka falan soymak isteyenler için elkitabı işlevi görecek bir ayrıntı bolluğu vardır. Uygarlığın kimi teknolojik nimetlerinden de yararlanılarak yapılan bu soygunun ‘nimetleri’ filmin sonunda seyircide acı bir tebessüm bırakarak kimseye yâr olmaz.
Emre Zeytinoğlu pek yerinde bir ifadeyle “Turgut Yüksel’in resimlerine bakıldığında, orada görülecek olan tarihin karanlık yüzlerinin tarihe geçirilmiş halleridir. İlerleme ve rasyonalite diye uzun süre empoze edilmiş bir ilişkinin dağıldığı resimlerdir bunlar; Engels gibi düşünürsek: Tam da ilerlemenin resimleridir” diyor.
Sadece ‘Rififi’ ile değil, bir tür olarak film-noir’la bir bağı var Turgut Yüksel’in çalışmalarının. İlerlemenin (bunu kapitalizm diye okuyabiliriz pekâlâ) ‘nimetleri’ makro düzeyde kimseye yâr olmaz bu filmlerde. Zekice kurulmuş sinik diyaloglar, siyah-beyazın, özellikle gölgelerin estetiğiyle yaratılmış karanlık bir atmosfer ve neredeyse istisnasız acı bir tebessümle biten bir hikâye. 

Tan Morgül, Turgut Yüksel’in ‘cıvıldayan gölgeleri’nden söz ediyor: “Birlik ve beraberliğe en çok ‘ihtiyaç’ duyduğumuz bu günlerde, Turgut’un gölgeleri camımıza tarihi, aklı, zekâyı atıp kaçıyor. Hanemizde, işyerimizde, istiflenmiş, sırnaşık görsel planların hiçbirini kabul etmeyen dirayetli bir inat bu. Yeni bir dünyanın grameri 140 vuruşluk (boşluklu) alanlarda ‘cıvıldarken’, gölgelerin gücü ‘ihtiyaç kabilinden’ aklımızı çimdikleyip duruyor.”
Tanıl Bora ise “Tekinsizlik kol geziyor” diyor bu çizimlerde. “Bazen, manzaranın içinde pusu atmış bir tehdit; fakat sahnenin pastoral masumiyeti içinde öylesine erimiş ki, ‘doğal’ görünüyor. Bazen, olmayacak bir eşleşme, farklı âlemlerin, farklı boyutların toslaşması; fakat yabancı madde gibi olan şey resme o kadar iyi oturmuş ki, ‘doğal’ görünüyor.” ‘Absürdün devrimci neşesi’ diye adlandırırken bu çalışmaları ‘kara’dan ayrıldığı noktayı da vurgulamış oluyor zannımca: Devrimci neşe… Elimizi kolumuzu bağlamayan, aklımızın “ilerleyelim beyler”le sınırlı olmadığını, aklın irrasyonaliteye evrilebileceğini ama bunun bir zorunluluk olmadığını, ince bir ruhun (‘esprit’) eylemli bir fikir için ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir neşe. Kaynayan kazanın içindeki Ermiş Maurus’un neşesi… “Bu su soğuk” der kazanın içinden. Ve merak edip de elini kazana soktuğunda feryat figan bağıran valiyi madara etmenin neşesiyle yanar Maurus. “Gülme kötüleri şaşırtmaya, onların aptallıklarını açığa çıkarmaya da yarar” der Gülün Adı’nın ortaçağ hafiyesi Baskerville’li William. 

Turgut Yüksel ilk sergi için yaptığımız röportajda şöyle anlatıyordu ‘Mantığın Bir Anlık Çöküşü’nü: “Mantık istikrarlı bir şeydir. Değişen olgular arasındaki ilişkilerin değişmeyen kuralını ortaya koyar. Ama bu istikrarı içten içe bozan bir virüs girdiğinde kabuk aynı kalır ama içi kokmaya başlar. Bozulan, insanın evreni anlama, onun da uzantısı olarak kendini anlama mekanikleri olunca insanı ilk terk eden akıl oluyor ister istemez. Aklı giden bir insanın neler yapabileceğini tahmin ederiz, ama burada asıl korkutan şey, akılsız olanın kendini doğruyu temsil ettiğine inanacak derecede özgüvene sahip olması. Bu çağın vebası bu; altyapısı olmayan bir özgüven. Bunun uzantısı olarak dil kayboluyor. Dil kaybolunca zaten sümenaltı edilen empati hissi üçüncü terk eden oluyor. Bunun da vaat ettikleri şiddet , yoksulluk, yabancılaşma oluyor. Bunlar kapitalizmin beslenmeyi sevdiği en güzel damarlardan. Mantık, yapısı gereği istikrarını korur. Bunun müsebbibi olan bu istikrarlılık hali batsın tabii ki.”