Olayın resmi şimdi daha net

Olayın resmi şimdi daha net
Olayın resmi şimdi daha net
Bir Salı günüydü ve hepimiz televizyona bakıyorduk: yirmi dört saat sonra dostlarımız ve iş arkadaşlarımızla buluştuğumuzda 11 Eylül'ün ilk edebi anlatımlarını yaratmaya başlamıştık bile. Başrolde kendimiz vardık.
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

“Pilavın suyunu çekmesini bekliyordum ki telefon çaldı, annem televizyonu açmamı söyledi”, vs. Alain Badiou’nun tabiriyle bu “Olay” öylesine seyirlik bir mahiyete sahipti ki, edebiyat tarafından yeniden yaratılması, yansıtılması, temsil edilmesi, anlamsız görünüyordu. 

Nispeten siyasi analiz tonuyla yazılmış Martin Amis, Orhan Pamuk gibi yazarların deneme ve öykülerden sonra 11 Eylül ancak anlamlı bir süre geçtikten sonra düzgün bir kurmaca temsille karşımıza gelmeye başladı. 11 Eylül’de yaşanan ‘Olay’a bir gizem ve keder kaynağı olarak yaklaşan Jonathan Safran Foer’ın ikinci romanı “Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın”, New York’un Gothamvari karmaşasında tek bir kilidi arama macerasıyla dört yıl önce yaşananlara yeni bir edebi biçim bulmaya çalışıyordu. 11 Eylül sonrasını, “Olay”ın ardından bir karakterin yaşamındaki değişimi anlatan yapıtlar da vardı (ilk akla gelen Joseph O’Neill’in “Netherland”ı), 11 Eylül’ün yarattığı savaşları ve ‘”terörizm” olgusunu anlamaya çalışanlar da (John Updike’ın ölmeden önce yazdığı son romanlarından “Terörist” gibi). 

Ayrıca akla Don DeLillo’nun “Düşen Adam”ı, Jay McInerney’nin “İyi Hayat ”ı ve İngilizlerin 11 Eylül’ün başlattığı savaşa ortak olmasını nasıl protesto ettiklerini de anlatan Ian McEwan’ın “Cumartesi”si geliyor. Sonra, “Olay”ın ardından yaşananlardan geriye çekildiğimizde, David Foster Wallace’ın bürosu İkiz Kuleler’de bulunan bir kadın dergisi için çalışan bir dergi yazarını anlattığı “Suffering Channel”ının da gerisine gittiğimizde, Amerikan edebiyatının 11 Eylül’den önce 11 Eylül’ü anlattığı çok daha ilginç yapıtlara rastlıyoruz. Don DeLillo’nun hâlâ Türkçeye çevrilemeyen romanı ‘Yeraltı’nın meşhur kapağında İkiz Kuleler, onlara yaklaşan bir uçak ve önplanda da bir kilise vardı mesela. Ama “kim 11 Eylül’ü tahmin etmişti?” oyunları oynamaya da gerek yok. Saul Bellow’un, John Cheever’ın, Arthur Miller’ın en büyük Amerikan yazarlarından bazılarının öfkeli karakterlerini, Herzog’ları, Tommy Wilhelm’leri, Willy Loman’ları hatırlayınca Amerika’nın korkunç eşitsizliklerini, acılarını ve aslında biraz da buradan gelen “Olay”ın resmini çok daha iyi görmeye başlıyoruz.