Olimpiyatlarda başarmak

Olimpiyat oyunları başladı. Benim açımdan ilginç olan bölümlere henüz gelmedik. Daima üç şey izlemişimdir olimpiyatlarda: kısa mesafe sürat koşuları, yüksek atlama başta olmak üzere atletizm ve çağdaş gladyatörler olarak gördüğüm, aynı zamanda da Bataillec'ı bir ölüm duyumsaması aldığım ağır sıklet boks maçları.

Olimpiyat oyunları başladı. Benim açımdan ilginç olan bölümlere henüz gelmedik. Daima üç şey izlemişimdir olimpiyatlarda: kısa mesafe sürat koşuları, yüksek atlama başta olmak üzere atletizm ve çağdaş gladyatörler olarak gördüğüm, aynı zamanda da Bataillec'ı bir ölüm duyumsaması aldığım ağır sıklet boks maçları. Her şeyin doruk noktasını ise 4x100 engelli bayrak yarışı oluşturur. Ötesine de şöyle göz ucuyla bakarım.
Olimpiyatların 'yeniden icadı' da benzeri tüm şeylerde olduğu üzere 19. yüzyılın o meşhur Romantik periyodu sırasında ortaya çıktı. Humbolt sisteminin liselere getirdiği klasik jimnazyum anlayışından başlayarak neredeyse bütün bir kıta Avrupası ve Rusya antik Yunan ve Roma uygarlığına duyduğu hayranlığı bütün boyutlarıyla yaşıyordu. Klasik çağ metinleri yeniden yorumlanıyor, Avrupa, bilinçaltının bir yandan Yunan mitolojilerinde bir yandan da Yahudi mistisizminde yattığını düşünüyordu. Arkeolojik araştırmalar bu inanışın tetiklediği bir süreçti. Yunan bağımsızlık hareketi bu büyünün sınırlarını ayrıca genişletmişti. Yekpare beyaz mermerlerden oluştuğuna inanılan Parthenon çok önemli bir hırsızlığı, kaçakçılığı teşvik ve tahrik dahi etmişti. Kabul etmek gerekir ki, sistematik felsefi düşünceden demokratik toplum yapısına kadar bugün de aynen uygulanan birçok sürecin kurucusu olan Yunanistan, her şeye rağmen bir hayal âleminin ve bir 'kurmaca'nın (fiction) içinden algılanıyordu. Olimpiyatlar bu zincirin son halkasıydı.
O gün bugündür devam ediyor.
Türkiye yıllar yılıdır bu oyunlara katılır. Belli dönemlerde önemli başarılar da elde etti. Özellikle savaş sonrasının yorgunluğunu yaşayan Avrupa karşısında 1950'li yıllarda güreşte büyük başarılar kazandı. Sonra Soğuk Savaş başladı. Sovyetler Birliği spor alanındaki hâkimiyetin ona dünya yüzünde bir sempati kazandıracağına inandığından varını yoğunu, silahlanmanın yanı sıra, bu alana akıttı. Türkiye'yi güreşte ilkin onlar zorladı. Rus rakipleri bütün büyük pehlivanlarımızın karabasanıydı. Bu çekişme 1960'lı yılların ortasına kadar sürdü. Daha sonraki başarılar kişisel ve noktasaldı. Türkiye, artık sadece olimpiyatlara katılan bir ülkeydi.
En büyük reklam spor
Toplumsal sıçramalar spor başarılarına yansımakta gecikmiyor. 1980'lerin ortasından itibaren Özal, dünyayla Türkiye arasında kendince bir bağ kurma kararı vermişti. Türkiye'nin Batı bilincinde yaşadığı ebedi ve biraz da haklı dışlanmışlığı aşmak için o da aynı yolu, sporla tanınmayı seçti. Bulgaristan'da yetişmiş ve Türkiye'nin hiçbir katkısı olmayan Naim Süleymanoğlu bir çırpıda Türkiye'yi dünyaya taşıdı, Time'a kapak yaptı. Ardından futbol başarıları geldi. Zaman zaman boksta bazı hamleler göze çarptı. Fakat bunlar sporcuların tekil başarısı idi; ayrıca o sporcuların hemen tamamı Türkiye dışında (özellikle Almanya) yetişmişti. Fakat, orada kalınmadı. Çağın en büyük 'halkla ilişki' kurma aracının spor olduğunu keşfetmişti Türkiye. Spora özel bir yatırım yapmaya, özel bir ilgi beslemeye başladı. Hepsinin arkasında Özal'ın bir şeyin kolaylıkla olabileceğine inanan pragmatik, antibürokratik bilinci vardı. Bu süreç bugün de devam ediyor.
Şimdi son olarak sporda evrensel başarı göstermiş kişilere bakıyorum. Onların gerçek Türkiye olduğunu biraz da hayretle görüyorum. Hiçbirisi kentten çıkmamış. Hiçbirisi, bırakın büyük burjuvaziyi, orta sınıfa bile mensup değil. Anadolu'nun uzak, ücra köşelerinden gelmişler. Şehirse söz konusu olan gecekonduda yaşıyorlar. Tümünün ailesi geleneksel bir yapıya sahip. Hal tavır da söylem de öyle. Fakat kendileri o çevreyi aşmış. Bununla birlikte ailesiyle, kökeniyle çelişen kimse yok. Son halter şampiyonu Nurcan Taylan'ın konuşmasını dinleyip, tavrını izleyince şaşmamak mümkün değil. Büyük bir şahsiyetle, son derecede bilinçli birisi olarak konuşuyor. (Her zaman olduğu gibi arkasında meçhul bir öğretmen var.)
Amerika'da örneğin, spor başarısını ya üniversite sistemi destekler ya profesyonel dünya. Kısacası, her şeyin ucu paraya dayanır. Türkiye'deyse spor âlemi bu iki büyük kaynaktan yoksun. Haksızlık etmeyeyim, devletin son yıllarda, yukarıda değindiğim nedenden ötürü, sporcuya belli bir katkısı, yatırımı var. Ama yetersiz olduğu Süreyya Ayhan olayında anlaşıldı. Her şey bir yana bir haltercinin, güreşçinin, atletin beslenmesi bile başlı başına bir sorundur. Bunun ne olduğunu Amerikan kampüslerinde bir parça olsun yaşamış olanlar bilir. Bu gençlerin bu darboğazı nasıl aştığındansa haberimiz yok.
Başarı bir araç
Geriye bir tek şey kalıyor: tıpkı Popstar yarışmasında olduğu gibi, başarı, her şeyi kaybetmek ve kaybettirmek üstüne kurulu bir toplumda bir gencin 'yırtabilmesi' için tek şans. O zaman, sporun ve genel olarak başarının altında zaten yatması gereken irade, azim, gayret, sebat gibi özelliklerin, o çevre koşullarından, o yoksulluk ve yoksunluk koşullarından çıkmış insanlarda aldığı olağanüstü boyutu düşünmek bile insanı ürpertiyor. Şurası bir gerçek; gene Amerika gibi daha korporatist toplumlarda sosyal tabakalanmanın dışında kalan kesimler merkeze kaymak için başarıyı bir araç olarak kullanır. Buna istisna bir tek sporcu yoktur. Siyahların başarısı altında da bu yatar. Şimdi Türkiye aynı gerçeği yaşıyor. Burjuvaziye mensup bir tek çocuğun bu dünyada yer alamamasına ne demeli?
Türkiye başarıyla toplumsallaşmak söz konusu olduğunda bile her şeyi daha zor biçimde yaşıyor. Bize Avrupa'dan daha çok benzediğine inandığım için hep örnek diye gösterdiğim Amerika'da kişisel başarı, toplumsal olarak şiddetle desteklenen bir şeydir. Türkiye'de ise cemaatin dışına çıkmaya başladığınızda eteğinizden çekerler. Bu artık sosyolojik, sosyopsikolojik bir gerçek. Kısacası Olimpiyat veya dünya şampiyonu olmak Türkiye'de zorun zoru bir şey.
Bu insanlar, eğer insan olmak zoru aşmaksa, gerçekten altın.