Ölüm ve seks masanın mezesidir

Ölüm ve seks masanın mezesidir
Ölüm ve seks masanın mezesidir
34. İstanbul Film Festivali'nde günün öne çıkan yapımlarından Peter Greenaway'in 'Eisenstein Meksika'da'sı Rus sinema dehası Sergei Eisenstein'ın hem sanat hem de özel hayatındaki bilinmedik kapılardan birini aralıyor. Eisenstein'la rehberi Palomino arasındaki homoseksüel ilişkiyi gösteren bölümler, kendi kulvarı içinde sinema tarihine geçecek türden.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

EISENSTEIN MEKSIKA’DA/ EISENSTEIN IN GUANAJUATO (Not: 3.5/5)
Yönetmen: Peter Greenaway/ Oyuncular: Elmer Back, Luis Alberti, Rasmus Slatis, Jakob Öhrman, Maya Zapata, Lisa Owen, Stelio Savante/ Hollanda, Meksika/ 2015/ 105 dk.
8 Nisan Çarşamba 16:00 Feriye/ 11 Nisan Cumartesi 19:00 Atlas* (film ekibinin katılımıyla)/ 18 Nisan Cumartesi 16:00 Rexx

Peter Greenaway, İstanbul Film Festivali’nin bir anlamda ‘Sinematek’ görevini üstlendiği dönemin bize tanıttığı büyük ustalardan. Galli yönetmen, çoğu sert, özellikle görsel açıdan izlenmesi meşakkatli ama kayıtsız da kalınamayacak onca filmiyle attığı her yeni adım heyecanla takip edilen bir yaratıcı oldu hep... Resim eğitimi almıştı ve belki de bu geçmişin refleksiyle öykülerinin odağına zaman zaman ressamları yerleştirdi ama sanatın diğer disiplinlerine de kayıtsız kalmadı. Öte yandan siyaseten güncel ve sıkıcı doğasını pek ilgi duymadı ama kimilerince başyapıtı sayılan ‘Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı’nda Thatcher İngiltere’sine ve liberalizmine göndermelerde bulundu.


73 yaşındaki yönetmenin son filmi ‘Eisenstein Meksika’da’ (‘Eisenstein in Guanajuato’), yedinci sanatın en önemli yaratıcılarından, Rus sinema dehası Sergei Eisenstein’ın hem sanat hem de özel hayatındaki bilinmedik (en azından benim için öyleydi) kapılardan birini aralıyor.
1931 yılında Eisenstein, ‘Potemkin Zırhlısı’ ve ‘Ekim’ adlı iki büyük başyapıtını çekmiş bir yönetmen olarak Hollywood ziyareti sonrası Kaliforniya’dan Meksika’ya geçiyor ve yanındaki ekibiyle ‘Que viva Mexico’ adlı yeni projesi için kolları sıvıyor. Ama bu sinemasal serüven yönetmenin kişisel tarihindeki dönemeçlere de tanıklık ediyor. Rus yönetmen, Meksikalı rehberi Palomino Canedo’yla yakınlaşıyor ve nihayetinde 33 yaşında bekaretini kaybediyor. Bu ilişki, filmle ilgili süreci de etkiliyor; projenin finansörü Amerikalı yazar Upton Sinclair, bir anlamda işleri kontrol etme adına karısı ve kayınbiraderini Meksika’ya gönderiyor vs.

‘Amadeus’taki Mozart gibi…
Konuyu böyle toparlamak elbette mümkün ama filmin bu kadar lineer ve bildik bir akışı yok elbette. Greenaway’in o gösterişli görsel tarzı elbette yine devrede. Sürekli perdede görüntünün bölünmesi, baş döndürücü kamera hareketleri, detaylara yapılan ‘focus’lar, zaman zaman tablo tadındaki son derece etkileyici kadrajlar ve bu arada sansasyonel kabul edilebilecek seks sahneleri… Özellikle Eisenstein’la Palomino arasındaki homoseksüel ilişkiyi gösteren bölümler, sanırım kendi kulvarı içinde sinema tarihine geçecek. Bazı Batılı eleştirmenler bu sahneleri tarif ederken ‘Paris’te Son Tango’ ve ‘Mavi En Sıcak Renktir’ türü etkilere sahip olduğunun altını çizmiş.
Öte yandan Greenaway’in bize sunduğu Eisenstein, Milos Forman’ın ‘Amadeus’undaki Mozart portresini andırıyor. Yaratıcı, dahi, enerjik, kabına sığmaz, şımarık, çocuksu… Filmde Rus yönetmeni ete kemiğe büründüren Finli aktör Elmer Back bence muhteşem oynamış.


ÖLÜM VE SEKS... MESELE BU KADAR BASİT (Mİ?)
Bu noktada meseleyi affınıza sığınarak biraz kişiselleştireceğim. Önce eski bir söyleşimin girişinden bir alıntı: “Çokları gibi ben de Peter Greenaway’i ‘Aşçı, Hırsız, Karısı ve Âşığı’yla keşfettim. Ama nedense (muhtemelen mimarlık okumamdan ve o zamanki yol gösterenlerimden Doğan Kuban’ın derslerde anlattıklarına yakın bir hikâyeye sahip olmasından dolayı) ‘Mimarın Göbeği’ en sevdiğim filmi oldu. Greenaway’in yapıtları, İstanbul Film Festivali aracılığıyla bize ulaştıkça, hem çok beğendiğim, hem de içten içe kızdığım bir yönetmen hüviyetine büründü İngiliz büyük usta. Kızıyordum, çünkü geleneksel anlatımların çok dışına taşıyor ve giderek izleyicisini, yordukça yoruyordu. Aslında anlattıklarını özetlemek gerekirse hep ‘seks ve ölüm’den bahsediyordu. 1997’de yolu festival dolayısıyla buraya düşmüştü.
Fırsatı kaçırmadım, bir söyleşiye koyuldum. Aktüel dergisinde çalışıyordum ve o tarihlerde yakın zaman önce vizyona çıkan ‘Tual Bedenler’ (The Pillow Book) adlı filminin eleştirisini yazdığım dergiyi de yanıma aldım. Ve köşeye sıkıştıracağım zannıyla da söyleşinin bir aşamasında “Hep ölüm ve seksten bahsediyorsunuz. Madem mesele bu kadar ‘basit’, niye o kadar kafamızı karıştıran filmler çekiyorsunuz?” deyiverdim. O da “Bunlar çok karmaşık anlatılabilir. Zaten din de bundan ibarettir, karmaşık hale getirmek bize bağlı” cevabını verdi. Ve kendisine verdiğim dergiyi göstererek ekledi: “İyi de senin çalıştığın dergi de kapağına çıplak kadın koymuş.” O sayının kapağında Merve İldeniz vardı ve Aktüel için ‘çok özel’ pozlar vermişti. Ben de altta kalmamak adına, “Ama biz popüler bir mecrada hareket ediyoruz, sizin konumunuz farklı” diyerek savunmaya geçtim.
O söyleşinin özeti şöyleydi. Greenaway kimseyi (bunlar içinde David Cronenberg, Mike Leigh, Ken Loach da vardı) beğenmiyordu, seyrettiği son iyi film olarak ‘David Lynch’in ‘Mavi Kadife’sini gösteriyordu. Sinemanın çok uzun bir süredir, kendisinin ‘Casablanca Sendromu’ olarak adlandırdığı kötü ve basit işler peşinde koştuğunu iddia ediyor, mesela o dönemin çok tutulan filmi ‘İngiliz Hasta’yı da yerden yere vuruyordu. O günün akşamı festivalin kapanış partisi vardı. Greenaway ve eşi de oradaydı. Sinema yazarı arkadaşım Necati Sönmez’le turlarken bizi gördü ve seslendi: “Çıplak kadınlı dergide çalışan çocuk.” Daha sonra muhabbet koyulaştı, karısının şikâyetlerini bile dinledik: “Bu hep böyledir, kimseyi, hiçbir şeyi beğenmez, Woody Allen’dan bile nefret eder, o yüzden sinemaya ben ya tek başına ya da kızımla giderim.”
Parantezi şöyle kapatacağım: ‘Eisenstein Meaksika’da’nın bir bölümünde Rus yönetmenle aşığı Palomino, dönüp dolaşıp hayatın özetini ‘Ölüm ve seks’e indirgiyorlar. Hatta “Ölüm ve seks masanın mezesidir” cümlesinde meseleye son noktayı koyuyorlar… Yani Greenaway, son filminde de kendine özgü ilkeleri sahaya sürüyor ki, biz buna ‘tutarlılık’ diyoruz!

‘Senaryoda sıkıntılar var ama’
Bu arada filmin çekimleri sırasında Rusya’da yaşanan bir tartışmanın özetini de geçelim: Izvestia ve ardından da Moscow Times gazeteleri, Gosfilmofond’un (Rus Devlet Film Vakfı) eğer Peter Greenaway’in bu filmden, efsanevi yönetmenin eşcinselliği hakkındaki referansları çıkarmazsa arşiv desteğini çekeceği iddialarını sayfalarına taşımıştı. Daha sonra vakfın başkanı Nikolai Bordachev, BBC Rusça Servisi’ne verdiği söyleşide filmin senaryosuyla ilgili sıkıntılar olduğunu ifade etmiş fakat Greenaway’den Eisenstein’ın cinsel hayatıyla ilgili referansları çıkarma iddialarını inkâr etmişti. Rus yönetici konuya ilişkin şunları söylemişti: “Evet, senaryoyla ilişkin sıkıntılar var ama bunlar eşcinsellikle ilgili değil. Mesela ‘Potemkin Zırhlısı’nın çekimiyle ilgili Peter Greenaway’in anlatımı hoşuma gitmedi.”
Sonuçta Eisenstein’ın sevgisini, “Devrimi bizden beş yıl önce gerçekleştirmiş” şeklinde açıkladığı Meksika’da yaşadığı 14 aylık serüveni (ki filmde ‘Dünyayı Sarsan 10 Gün’ romanına gönderme yapılarak ‘Eisenstein’ı sarsan 10 gün’ esprisi yapılıyor) anlatan bu Greenaway filmi yine görsel açıdan yer yer yorucu ama asla kayıtsız kalınamayacak bir çalışma. Ayrıca artık Hollanda’da yaşayan Galli yönetmenin de son dönemlerdeki bence en iyi işi.