Onun bedeni, kimin kararı!

Onun bedeni, kimin kararı!
Onun bedeni, kimin kararı!
'Açlık' ve 'Utanç' ile son yıllarda sinemadaki en büyük çıkışlardan birisini yapan İngiliz yönetmen Steve McQueen, Oscar'a göz kırpan '12 Yıllık Esaret'le yine meden meselesine odaklanıyor.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Son 6-7 yılın sinemada keşfedilen en büyük yeteneklerden birisi olduğu su götürmez Steve McQueen’in Altın Küre’li, bol Oscar adaylığı bulunan son filmi ’12 Yıllık Esaret’i iki türlü izleyebilirsiniz.
İlki: Bizim gibi ‘Kökler’ dizisinden bu yana Amerikalı beyazların siyahlar üzerindeki gadrine, kölelik döneminde yaşananlara bir biçimiyle aşina olanlar için sürece eklenmiş yepyeni ve çarpıcı bir halka olarak gönül rahatlığıyla izlemenizi tavsiye edebiliriz bu filmi. Üstelik birçok Amerikalı yönetmenin aksine meseleye mümkün olduğunca soğukkanlı bakmayı başaran bir film var karşımızda. İyi/kötü olarak ayrıştırdığı karakterleriyle özdeşlik/nefret ilişkileri kurup duygusal iniş çıkışlar yaşatan bir film değil bu.
Özgür bir adamken kaçırılıp köle olarak satılan, 12 yıllık bir esaret sonucunda ‘eski’ hayatına kavuşabilen Solomon Northup’un kaleme aldığı aynı adlı kitaptan uyarlanan filmi, bir de Steve McQueen sinemasının devamı olarak izlemek mümkün. Yönetmenin 3 Şubat 2012 tarihinde Türkiye ’de vizyona giren ‘Utanç’ isimli filmiyle ilgili değerlendirme yazımızı; bir önceki filmi 2008 tarihli ‘Açlık’a gönderme yaparak bitirmişiz: ‘Açlık’ı görmeyenler için ‘Utanç’ hep biraz eksik olacak.
‘12 Yıllık Esaret’ için aynı şeyi, bu kadar net söylemek mümkün değil. Bu film tek başına da yeterince güçlü ve etkileyici hiç kuşku yok ki.
Ama biz ikinci yoldan gidelim. Steve McQueen, ilk uzun metrajı ‘Açlık’ta politik statü alabilmek için 1981 yılında IRA’lı militanlarla birlikte İngiliz cezaevlerinde bedenini ölüme yatıran Bobby Sands’in hikâyesini “Beden kime aittir, tanrının mı yoksa sahibinin mi, insan gerektiğinde bedenini bir silaha dönüştürebilir mi?” gibi sorular eşliğinde anlatıyordu. ‘Utanç’ta ise New York’ta yaşayan beyaz yakalı bir adam üzerinden ‘tüketim ve bedensel haz’ meselesine el atıyordu.
Mesele kölelik olduğunda dolaysız bir biçimde ‘beden’in hikâyenin merkezine oturtulmasının kaçınılmaz olduğu göz önüne alındığında Steve McQueen için Solomon Northup’un yaşadıkları bulunmaz bir nimet. Steve McQueen, John Ridley ile birlikte kaleme aldığı senaryoda beden üzerine söz söylemeyi burada da sürdürüyor hiç kuşku yok ki. Üstelik bu kez meseleyi insanlığın kadim derdi ‘mülkiyet’ odaklı anlatıyor. Tam da bu nedenle filmde Solomon ve durmadan sahibinin tacizine uğrayan kadın köle Patsey dışında hiçbir karakterin iç dünyasına girmemize izin vermiyor film. Çünkü filmdeki diğer bütün köleler sahip/köle diyalektiğini sonuna kadar sahiplendikleri için bedenleri üzerinde bir hakları olduğunu düşünmüyorlar. Oysa Solomon, bedeni üzerinde hak sahibi olduğunu bir zamanlar yaşadığı ‘özgürlük’ten biliyor. Patsey ise bu dünyada bedeninin ona ait olamayacağını fark ettiği noktada ölmeyi diliyor. Steve McQueen, köle sahiplerini resmederken zalim bir karakter olan ve vazgeçemediği oyuncusu Michael Fassbender’e emanet ettiği Edwin Epps ile Sherlock dizisinden tanıdık Benedict Cumberbatch’ın canlandırdığı iyi kalpli köle sahibi Ford arasında fark görmüyor. Her ikisinin de kölelik konusunda sorunu olmadığını, farkın sadece sahip oldukları ‘şey’e nasıl davrandıklarında olduğunun altını kalın çizgilerle belirtiyor. Her ikisi için de sahip oldukları siyahlar aslında bir ‘üretim aracı’, insan değil!
Bu yönleriyle ’12 Yıllık Esaret’in Steve McQueen sinemasındaki söylem devamlılığına katkı yaptığını eklemek gerek. Ancak, açıkçası çok iyi bir film olmasına rağmen sinema duygusunun ilk iki filmdeki kadar güçlü olduğunu söyleyemeyeceğim. İddialı bir tespitle bitirelim: ‘12 Yıllık Esaret’i benzer biçimde çekecek, Amerikan bağımsız sinemasından en az beş yönetmen sayılabilir. Ama aynı şeyi ‘Açlık’ ve ‘Utanç’ için söyleyemem.