'Orta sınıf'ın halleri

Seren Yüce, ilk filmi 'Çoğunluk'ta önemli bir eksiği gideriyor ve 'orta sınıf' ahlakının sağlam bir eleştirisini yapıyor. Yüce, Kürt sorunu, cinsiyetçilik ve sınıf çatışması gibi meselelerin gündelik hayatın içindeki sert yansımalarını perdeye taşıyor

ŞENAY AYDEMİR

Toplumsal hayatın yasalarını anlamak ve gündelik yaşamdaki kültürel iklimin kodlarını çözmek için ‘sınıfsal’ okumalar yapmak, yalnızca ‘Marksistler’in kullandığı bir yöntem değil artık.

Yaşadığımız dünya kaçınılmaz bir biçimde sınıflara bölünmüş durumda. Ve çok bilinen bir amentüyü tekrarlarsak, sınıflara ayrılmış bir toplumda ‘orta sınıf’ büyük ‘çoğunluk’un genel yargılarının oluşturulmasında ve denetlenmesinde önemli bir rol oynuyor.

Ama Türkiye sinemasının toplumsal hayat üzerinde böylesine büyük bir etkisi olan ‘orta sınıf’a dair hikâyeler üretmekte yeterince hevesli olduğunu söylemek zor. Oysa, dünya sinema endüstrisinin kalbi Amerika’ya baktığımızda sistemi en sert biçimde eleştiren filmlerin ‘orta sınıf’ın hayat tarzını anlattığını söyleyebiliriz rahatlıkla. ‘Amerikan Güzeli’, ‘Dövüş Kulübü’ ve ‘Hayallerin Peşinde’ hemen akla gelen filmler.

Önemli bir kapı açıyor
Venedik Film Festivali’nde ‘Geleceğin Aslanı’ ödülünü kazandıktan sonra kendi seyircisi önüne ilk kez Altın Portakal’da çıkan Seren Yüce’nin yönettiği ‘Çoğunluk’, Türkiye sinemasında bu eksiğin giderilmesi için önemli bir kapı aralıyor. Hem de sonuna kadar.

Kısaca hikâyeye göz atarsak: Mertkan, İstanbul’da yaşayan orta sınıf bir ailenin oğludur. Üniversiteye gitmeyi başaramamış, ama askerden kaçmak için ‘açıköğretim’e kaydolmuştur. Mertkan, babasının inşaatlarının getir götür işlerine bakar, arkadaşlarıyla alışveriş merkezlerinde sağı solu keser, arabayla turlar. Annesinin tabiriyle “Hayatta hiçbir şeyi sonuna kadar istememiş” ama kendisine verilenlerle de mutlu olmayı başaramamış bu genç, bir gün Gül ile tanışır. Gül’ün yaşamına girmesi, Mertkan için hayatını sorgulama fırsatı yaratır. Ama o, ‘çoğunluk’a uymayı tercih eder.
Senaryoyu da kaleme alan yönetmen Seren Yüce, burjuva köklerden gelen bir orta sınıf aile yerine, geleneksel değerlere daha fazla bağlı ve çoğunluğu teşkil eden bir aileyi hikâyenin merkezine oturtuyor. Film, bir biçimiyle ‘baba-oğul’ ilişkisi üzerine kurulmuş gibi görünse de Mertkan’ın hayattaki duruşunu biçimlendirecek ‘orta sınıf ahlakı’nın giderek ailenin sınırlarını aşarak toplumsal bir ‘zorunluluğa’ dönüştüğünü açık biçimde görmek mümkün.

Statükoyu korumak
‘Orta sınıf’ ahlakının, var olan durumunu korumak, elindekileri kaybetmemek ve alt sınıfların bir parçası haline gelmemek için yaşadığı korkunun emarelerini Mertkan’ın babası Kemal’de görmek mümkün. Kemal, sahip olduğu ekonomik gücün, toplumda gördüğü hürmetin, emrinde çalışan insanların ona gösterdiği saygının ancak statüko korunduğu sürece sürdürülebilir olduğunun fazlasıyla farkında. Bu bakımdan, Kemal ile Mertkan arasındaki ilişkiyi yalnızca ‘baba-oğul’ ekseninde değerlendirmemek gerekiyor. Kemal’in içgüdüsel olarak kaygısını duyduğu şey, yalnızca ailenin değil, sınıfsal çıkarların da bir sonraki kuşağa devredilmesi.

Film meseleyi böyle kavradığı için, Kemal’in kadınlara söz hakkı vermeyen erkeklik hallerini de militarizm ve Kürt meselesine bakışındaki gerici yanları da onun kişiliğiyle açıklamaya kalkışmıyor. Seren Yüce, ‘askerlik’, ‘evlilik’, ‘adam olmak’, ‘töre’ ve ‘Kürt sorunu’ gibi ‘eklektik durabilme’ riski olan konuları filmin içine o kadar ustaca yerleştiriyor ki bütün bu meseleler tıpkı Mertkan’ın hayatının akışı gibi hikâyenin doğal bir parçası haline geliyor.

‘Çoğunluk’un değindiği diğer önemli konu ise cinsel kimlik. Mertkan’ın, önce babasından, sonra çevresinden ve giderek toplumsal değerlerden beslenen erkeklik algısı; bir yandan karşı cinsle ilişki kurabilme ve sürdürebilme becerisini akamete uğratırken, öte yandan bu algının dışında gezinmeye çalıştığı durumlarda da kabul görmeme riskini ortaya çıkarıyor. ‘Orta sınıf’ın ‘eril’ dünyası yalnızca alt sınıflara karşı değil, karşı cins üzerinde de iktidar kurmayı zorunlu kılıyor çünkü.
Bütün bu ‘çözümlemeler’, filmin ‘ağır-entel’ bir atmosfere sahip olduğu duygusu yaratabilir. Aksine, filmin hikâyesi takır takır işliyor ve kendisini rahatlıkla izlenilir kılıyor. Seren Yüce’nin en büyük mahareti ise ilk filminde bu kadar olgun bir dili yakalayıp, simgesel ya da didaktik bir dile başvurmadan yalnızca kahramanın izini sürmesinde.

Oyuncu yönetimi iyi
Bir övgü de filmin oyuncularına. Settar Tanrıöğer baba karakterinde Türkiye profili çıkarmayı bir kez daha başarıyor. Ama genç oyuncu Bartu Küçükçağlayan’ın böyle bir usta karşısındaki sade ama etkili oyunculuğu övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Ve Gül’ü canlandıran genç oyuncu Esme Madra, ilk büyük sınavından alnının akıyla çıkıyor. Bunda, genç oyunculardan azami verimi almayı başaran yönetmenin payını da es geçmemek gerek.

Yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday ‘Çoğunluk’un Özcan Alper’in yönettiği ‘Sonbahar’dan bu yana çekilmiş en iyi ‘ilk film’ olduğu rahatlıkla söylenebilir.