Oscar'lı 'Saul'un Oğlu'nun yönetmeni: İktidarların tuzağına düşmeyerek kurtuluruz!

Oscar'lı 'Saul'un Oğlu'nun yönetmeni: İktidarların tuzağına düşmeyerek kurtuluruz!
Oscar'lı 'Saul'un Oğlu'nun yönetmeni: İktidarların tuzağına düşmeyerek kurtuluruz!
Bu yılki Oscar'da yabancı dilde en iyi film ödülünü kazanan ve Türkiye'de hala gösterimde olan 'Saul'un Oğlu'nun yönetmeni Laszlo Nemes ile "Ben de bıktım inanın!" dediği farklı şey söylemeyen Yahudi soykırımı filmlerinden ülkesi Macaristan başta olmak üzere Avrupa'da yeniden yükselen ırkçılığa, arada Türkiye'deki Gezi protestolarının da anıldığı karanlık mevzulara daldık: "Kahraman yok, (iktidarlar tarafından dayatılan) bu oyuna düşmeyerek kendi kendimizi kurtaracağız."
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR - esin.sinema@gmail.com   / Arşivi

RADİKAL - “İktidarlar için bizi birbirimizden farklı olduğumuza inandırarak bastırmak en kolay yöntemdir” diyor 39 yaşındaki Macar yönetmen Laszlo Nemes . Yahudi Soykırımı’nın sinemada pek bilinmeyen tarafıyla yani gaz odalarındaki katliamların mekaniğiyle tanıştığımız ilk filmi ‘Saul’un Oğlu/Saul fia’ ile yabancı dilde en iyi film Oscar’ı kazanan yönetmenle geçen yıl Cannes’da ikincilik anlamına gelen Jüri Ödülü’nü kazanmadan hemen önce bir yuvarlak masa söyleşisinde biraraya gelmiştik. Mayıs ayının tatlı güneşi altında konuştuk. Başta ülkesi Macaristan olmak üzere Avrupa’da yeniden yükselen ırkçılığa uzanan, arada Türkiye’deki Gezi protestolarının anıldığı sohbette karanlık mevzulara daldık.

Yahudi soykırımıyla ilgili yeni bir filmin artık farklı ne söyleyebileceğine dair şüphemiz vardı ama bizi altüst ettiniz. İlk filmini çeken genç bir yönetmen olarak sorumluluk fazla değil miydi?
Çok teşekkürler ama inanın o kadar genç değilim. Genç göstermek bazen çok aleyhime oluyor, yapımcıları ikna etmek ve para bulmak konusunda özellikle! Nitekim bu filme para bulmak çok zor oldu, küçük bir bütçeyle yaptık zaten. Yahudi soykırımı filmleri konusunda ben de aynı fikirdeyim. Ben de bıktım inanın! Hele ki Hollywood’da, hep benzer filmler yapılıyor. Malesef duygulu filmler yaparak meseleyi hatırlatmak gibi bir eğilim var. İyi güzel ama bence bu bizi esas sorundan uzaklaştırıyor. Bazen de duygu sömürüsüne dönüşme tehlikesi var.

Cehennemde birçok devre!

Steven Spielberg’ün Oscarlı ‘Shindler’in Listesi’ gibi popüler filmlere ne diyorsunuz?
Sorunu geniş kitlelere duyurtması açısından tabii ki çok önemli bu filmler. Ama sorunuza gelelim, bize artık farklı ne söylüyor? Çünkü bu filmler sonuçta hep kahramanlık hikayesi anlatıyor. Hayatta kalanlara, onlara yardım edenlere hürmetimiz sonsuz ama katledilenlerin acısını biraz olsun anlamamıza yeterli mi artık, mesele burada. Bence kahramanların değil kaybedenlerin öyküsünü dinlemek ve anlamak önemli.

Filme adını veren Saul bir ‘Sonderkommando’, yani Nazilerle işbirliği yapmaya zorlanan Yahudi bir tutsak. Artık bir tabu olmasa da sinemada pek izlemedik öykülerini değil mi?
Nazilerin ‘Sonderkommando’ uygulaması sanırım insanlığın en aşağılık noktalarından birisi. Yani düşünsenize hayatınızı birkaç gün veya birkaç ay uzatmak uğruna yandaşınıza veya sizi düşman görmeyen birisine ihanete zorlanıyorsunuz! Korkmuş birilerini kandırıp ölüme gönderiyorsunuz. Korkunç bir aşağılama, korkunç bir zorlama bu! Vicdanen çıkış yok gibi.

Saul da zaten görüşümüzün sınırlı olduğu birkaç günlük cehennemi bir yolculuğa çıkmış gibi, nasıl başladınız bu projeye?
Ailemden bu toplama kamplarında yok edilenler var, yani aile tarihinde kara delik gibi bizim için. Ama sonuçta insanlığı ilgilendiren bir durum. Dolayısıyla farklı bir soykırım filmi yapmak istedim. Claude Lanzmann’ın ‘Shoah’ filmindeki ‘Sonderkommando’ bölümü beni çok etkilemişti, ondan esinlendim elbette. Üstadın dediği gibi zalimlik ve dehşet çok sıradan bir şey olarak görülebilir. Yaşadığın, ayak bastığın yeri tanımak önemli. Geçmişte ne trajediler yaşandığını idrak edemeyebiliriz.

Aynı zamanda ‘soykırımın resmini yapamazsın’ mealinde de konuşmuştur.
Evet, dehşeti anlatmak önemliydi benim için ve bunu da en az şey göstererek becermek istedim. Orada kahramanın olmadığını, kurtuluşun kolay gelmediği hatta yüzbinlercesi için hiç gelmediğini anlamak gerek. Sinemada toplama kamplarını heybetli ve farklı kamera açılarından devasa yerler olarak izliyoruz ama gerçekte öyle değil. O yüzden etraftaki cesetleri, yakma işlemini, yani korkunç olayları göstermemeyi seçtim. Ama duygu durumunu, yani Saul’un duyarsızlık maskesi altında yaşanan korkunç olayları ses efektleriyle duyurmaya çalıştım.

Bizi gaz odalarındaki katliamların mekaniğiyle tanıştırtıyorsunuz, adeta banal bir fabrika gibi.
Evet, Naziler için Yahudiler yok etmek sadece yapılması gereken bir işti! ‘En kısa zamanda en çok Yahudi, en az iş gücüyle nasıl yok edilir’ sorusuna yanıt bu fabrikalardı ve fabrikanın da tıkır tıkır çalışan kuruluşlar olması beklenir. Duygusal veya trajik bir şey değil. Ölümcül ama iş işte, pis bir iş! Dolayısıyla bu pis işi yapacak iş gücünü de yok edecekleri arasından seçtiler. Bence bu dehşetin ta kendisi! İşte bunu hissettirmek istedim. Karmaşık bir olayın ortasındayken kendimizi düşünelim, hiçbir şeye doğru dürüst hakim değilizdir ve korkudan gözümüz döner. Ben de Saul ile kendi vicdanı ve korkusu içinde kaybolan bir adamı anlatmak istedim. Sadeleştikçe daha gerçekçi ve yalın bir üslup yakaladım.

Hayatta kalmak için kendini etrafındakilere duyarsızlaştıran Saul’un bakışından anlatmak fikri nasıl oluştu?
Saul’un hayatı nasıl gördüğü çok önemliydi, çünkü dehşet kocaman sinema perdesini dolduran bir şey değil aksine sizi küçülten bir şeydir. Korkunca sineriz ama sinemada bize böyle anlatılmıyor. Saul vicdanını susturmak zorunda, çünkü hayatta kalmak dürtüsü ağır basıyor. Çoğumuz aynı şekilde davranırdık sanırım. Koreografi için çok uğraştık, aylarca prova yaptık. Saul etrafındaki dehşeti görmemek adına kendini soyutluyor, kamera da dehşet anlarında netlikten çıkıyor veya sallanıyor. Bu nedenle doğaçlamaya fazla olanağımız yoktu. Her şeyi milimetrik çalıştık uzun uzun.

Saul’un dini törenlerle gömmeye çalıştığı gencin oğlu olup olmaması sonuçta önemli değil ama seyircinin bundan ne çıkarmasını istersiniz?
Tabi ki esas olan içindeki vicdani uyanış! Ama bu da suçluluk duygusuyla geliyor, yani geride kalan her şey sembolik. Oğlu olup olmaması, din ve iman bunlardan bağımsız. Bundan iyi bir sonuç çıkarabiliriz ama iyi bir ders çıkmaz. Çünkü Saul sıkıştırılmış bir insanoğlu. Size özgür iradenizle bir seçim verilmemiş ki! Insanlığınıza, kendinize ihanet etmek zorunda bırakılmışsınız. Saul gibi en kötü şartlarda dahi vicdani uyanış yaşamak umut verici belki. Ama bu filmde mutlu son yok. Belki de böyle olması bu kez bize iyi şeyler öğretir.

Macaristan’da, bizde ve diğer ülkelerde olduğu gibi ortalık pek karışık. Sizce insanoğlu bir şeyler öğreniyor mu?
Türkiye’yi biliyorum, protestoları ve hükümetin tepkisini de... Çok şey yaşadık birlikte, ortak tarihimiz var. Macaristan için işler epeydir maalesef çok ciddi! Ülkemde ırkçılık feci yükselişte. Zaten bizleri bastırmak adına din veya ırk, farklı olduğumuza, başka din ve ırkların daha iyi olduğuna inandırmak istiyorlar. İktidarların en bildik ve kolay numarasıdır bu. Ayrıca Avrupa zaten ırkçılıkla ilgili sorunlarını halledemedi, sadece geçici bir süre halının altına süpürmüş gibi yeniden ortalığa yayılıyor. Gerçi tüm dünyada da mesele benzer, durum vahim! Komşu komşuya düşman ettiriliyor. Kahraman yok, bu oyuna düşmeyerek kendi kendimizi kurtaracağız.