Özletmiştiniz kendinizi keratalar...

Özletmiştiniz kendinizi keratalar...
Özletmiştiniz kendinizi keratalar...

Şerif Woody, Buzz Işıkyılı, Rex, Bay ve Bayan Patateskafa ve diğerleri bir kez daha karşımızda...

İlk kez 1995'te karşımıza gelen ve bir animasyon klasiği olarak tarihteki yerini alan 'Oyuncak Hikâyesi', üçüncü bölümüyle yeniden huzurlarımızda. İkincisi 1999'da çekilen serisinin bu bölümünde oyuncaklar, sahipleri Andy'nin üniversiteye gitmesiyle birlikte 'Bize ne olacak?' sorusuyla karşı karşıya kalıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

1995’te tanışma şerefine nail olduğumuz ‘Oyuncak Hikâyesi’ (Toy Story), animasyon dünyasında çok özel ve güzel bir kapı aralamanın yanı sıra bir zamanlar annenizin, “Haydi yavrum, odanı topla” diye bağırdığı dönemde, rahatsız olanın bir tek siz olmadığını da gösteriyordu. Çünkü ‘Pixar’ adlı şirketin ilk önemli çıkışı durumundaki yapım, el ayak çekilince daha bir özgürleşen ve kendilerine ait bir hayatı ortaklaşa sürdüren oyuncakların varlığından haberdar ediyordu cümle âlemi.
John Lasseter’ın yönettiği film, Andy adlı bir çocuğa ait bir oyuncak topluluğunda yaşananları anlatıyordu. Ekibin başında Woody adlı bir şerif vardı ve bu ‘kovboy bozuntusu’, topluluğa sonradan dahil olan ‘Buzz’ Işıkyılı’ adlı bir başka oyuncakla rekabet yarışına giriyor, bir anlamda gelenekle modern karşı karşıya geliyor; biz de, ev halkı ya da bilumum insanlık, ortamı terk ettikten sonra ayaklanan bu medeniyetin hoşluklarla dolu maceralarına tanıklık ediyorduk. İlk filmin ‘kötü adamı’ Sid adlı bir veletti. 1999’da çekilen ikinci filmde ise yönetmen koltuğuna, “Az öte var” kabilinden iki isim daha ekleniyor; Lasseter’ın yanı sıra Lee Unkrich ve Ash Brannon’dan oluşan üçlü, yine kendi çapında harikulâde bir işe imza atıyordu. Bu kez ‘kötü adam’, oyuncakların değerinin farkına varan ama bunu çarçabuk paraya tahvil etmek için uğraşan bir ‘Koleksiyoncu’ydu. ‘Malum şahıs’, ofisindeki kovboy kızı Jessie, atı Bullseye ve ‘şöhret düşkünü’ yaşlı madenci Pete’le birlikte Woody’yi Japonya’daki bir oyuncak müzesine satmak için harekete geçiyor, ‘Kahraman şerif’ de beklenildiği gibi duruma el koyuyordu.

Andy’nin seçimi...
Son hikâyenin üzerinden tam 11 yıl geçmiş. Ekip, bu haftadan itibaren yeniden huzurlarımızda (hoş, film ülkesi Amerika’da 16 Haziran’da gösterime girdi ama). Woody, Buzz Işıkyılı ve diğerlerinin yaşadığı bu son serüvene, televizyondaki magazin programları ağzıyla söylersek ‘duygusal anlar hakim’. Oyuncakların hamisi konumundaki Andy, artık kazık kadar adam olmuş ve üniversitenin yolunu tutmasının zamanı gelmiştir. Annesi, “Madem gidiyorsun, oyuncaklarını topla; ya çöpe atalım ya da civardaki kreşe verelim” önerisini sununca, bizimkilerin ‘Underground hayatı’ tarumar olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Andy, topluluk içinden bir seçime gidiyor ve ilk gözağrısı olan Woody’yi, üniversite hayatı içinde nostaljik bir anı olarak yanına almaya karar veriyor. Andy’nin yaptığı bu ‘Sophie’nin seçimi’, diğerlerini yaralıyor elbette ama ellerinden bir şey gelmiyor, kaderleridir çünkü bu. Lakin bu esnada kimi karışıklıklar oluyor; bizimkiler ‘Yumuş’ adlı (orijinal ismi Lotso) ve ‘Tonton dede’ görünümlü bir oyuncak ayının, faaliyetleri denetlediği çocuk yuvasının yolunu tutmak durumunda kalıyor. Başta her şey yolunda gibidir ama kısa zamanda ‘Yumoş’un ortalığı bir hapishaneye çevirdiği ve orada kendine ait bir düzen kurduğunu anlıyorlar. Çocuk yuvasının bu ‘kötü şöhreti’ni bir tesadüf eseri duyan Woody ise, Andy’yle üniversitenin yolunu tutmaktansa, arkadaşlarını özgürlüklerini kavuşturacak bir ‘firar eylemi’nin planlarına soyunuyor ve harekete geçiyor...

Küçüklere ve de büyüklere
‘Oyuncak Hikâyesi’nin farklılığı, anlattıklarıyla ilk elde miniklere seslense de geri planda ve de özellikle ayrıntılarda, yetişkinleri de fazlasıyla meşgul edebilecek bir yapıya sahip olmasıydı (hoş, bu bir ‘Pixar’ tavrıdır ve şirketin diğer tüm yapımlarında da böyle bir özellik vardır). Üçüncü adımda da, yönetmenliği tek başına üstlenen Lee Unkrich’in kendisinin de ifade ettiği üzre, olgunlaşma ve geçmişle hesaplaşma üzerine bir tema var. Filmin en ‘duygusal’ hamlesi, Andy’nın büyümesine yaptığı vurgu. Bu, öyküde şöylesine bir karşılık buluyor: Çocukluktan yetişkinliğe geçilirken yaşanan trajediyi, bu kez oyuncaklar da paylaşıyor. Çünkü artık sahiplerinin ilgisi hayatın başka alanlarındadır ve onlar, ‘demode’ olmak ya da bir başka deyişle tarihin çöplüğüne (bu, evin ‘tavanarası’ anlamına da geliyor) yollanmak durumundadırlar.
Bu minval üzerinde yükselen ‘Oyuncak Hikâyesi 3’, ayrıca çocuk yuvası esprisi etrafında hapishane filmlerine göndermelerde de bulunuyor. Yenilikler açısından da Barbie ve ona ilgi duyan Ken, son derece zeki ayrıntılarla süslenmiş karakterler ve filmin ruhuna, özel katkıda bulunuyorlar. Kreş yöneticisinin kızı ise, öykünün belki de en canlı kanlı ve derin karakteri, çünkü bir çocuk olarak en masum günlerinde ve oyuncaklarla ilişkisi de, en samimi olan o... ‘Yumuş’un sahibiyle olan ilişkisini ‘Freudyen’ bir gözle incelemek zarif ve komik olmuş ama yine de bu karakter, galiba öyküdeki tek sorunlu tiplemeydi. Bu arada Buzz Işıkyılı’nın, arkasındaki düğmeyle oynanması sonucu bir süre İspanyolca konuşması ve bu esnada yaptığı serenad, muhteşemdi.

‘3D’ teknolojisiyle...
Filmin, Türkçe seslendirilmiş versiyonunu izleyecekleri ne bekliyor bilemiyorum ama orijinal kopyayla baş başa kalacaklar için şu bilgiyi verebilirim; Woody’yi Tom Hanks, Buzz Işıkyılı’nı Tim Allen, Jessie’yi Joan Cusack, Yumuş’u Ned Beatty, Ken’i Michael Keaton, Rex’i Wallace Shawn, Barbie’yi Jodi Benson, Bay Papateskafa’yı Don Rickles seslendiriyor. ‘Oyuncak Hikâyesi 3’ün bir başka esprisi de, filmin 3D teknolojisiyle huzurlarımıza gelmesi. Ama her zaman boyut değil işlev önemlidir diyen biri olarak, böylesi bir tercihin sonuca çok önemli katkılarda bulunmadığını söylemek isterim.

Ortalamanın üzerinde
Toparlarsak serinin son filmi, Pixar’ın her zamanki standartlarını tutturuyor. Yani ‘Hem küçüklere, hem büyüklere’ şiarını sürdürüyor, hem de ilgi çekici bir örnek olmayı başarıyor. Ama serinin en iyisi mi derseniz, ilk iki filmin farklı nedenlerden dolayı daha ileride olduğunu söyleyebilirim; ‘Oyuncak Hikâyesi’ ilkti ve çok özgün duruyordu, ‘Oyuncak Hikâyesi 2’ ise öyküsü ve ayrıntılarıyla (özellikle Woody’nin kolunu diken ‘Yaşlı terzi’ muhteşemdi ve ‘Sanat, aceleye gelmez’ repliği bence sinema tarihi içinde bile yer almayı hak ediyordu) çok başarılıydı, ‘Oyuncak Hikâyesi 3’ ise, “Pixar bize geçmişte daha iyilerini sunmuştu”nun dezavantajını yaşıyor. Ama yine de ortalamanın üzerinde bir animasyon olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu öyküden, bu yaşımda çıkardığım ‘kıssadan hisse’ye, daha doğrusu ‘iç hesaplaşma’ya gelince; ben, rahmetli anneannemin beş yaşında (1969) hediye ettiği kırmızı renkli ahşap arabama hiç ihanet etmedim ve hayatım boyunca onu hep sakladım. Hoş, o da bana ihanet etmedi, yatılı okul ve üniversite yıllarında, beni evimizin bir köşesinde bekleyip durdu. Bu film vesilesiyle ona bir kez daha ‘Nice nice yıllara’ der, el ayak çekilince yaptıklarından da sorumlu olmadığımı belirtirim...