Paris'te hastalıklı bir masal

Paris'te hastalıklı bir masal
Paris'te hastalıklı bir masal
Paris'te tiyatro sezonu çok hızlı başladı. Yılın en iddialı oyunlarından biri Rond Point Tiyatrosu'nda sahnelenen İsveçli yazar Lars Norén'in İblisler adlı oyunu
Haber: TİLDA TEZMAN - ttezman@tezmanholding.com / Arşivi

Paris’te tiyatro sezonu birbirinden ilginç ve heyecan verici oyunlarla başladı. Bir yanda tiyatro afişlerinde büyük starlar seyirciye göz kırpıyor; diğer yanda klasik eserler ünlü yönetmenlerin elinde modernleştirilmiş, çağdaş rejilerle sahneleniyor. Sanatseverler bu şöleni kaçırmamak için bir oyundan ötekine koşturuyor. Bu birbirinden güzel oyunların çoğuna bilet bulabilmek büyük mesele. Tiyatro salonları hep ağzına kadar dolu. Oyuncu da seyirci de çok coşkulu… Bu çok zengin oyun yelpazesini incelerken, ben de hangi oyunları seçeceğimi şaşırdım. Her akşam bir oyun seyrettim; bazı akşamlar 19.00 ve 21.00 seanslarına 2 oyun sıkıştırdım; cumartesi matine ve suarede yine 2 oyun seyrettim. Her oyundan farklı bir keyifle çıktım. Gördüğüm oyunlar arasından ilk olarak sizlerle paylaşmak istediğim piyes en çok ses getirenlerden biri.

İsveç tiyatrosunun en önemli yazarlarından biri olan Lars Norén’in 1984 yılında yazdığı ve eserleri arasında en karanlık piyeslerinden biri olarak anılan “İblisler” (Démons). “İblisler”, unutulması imkânsız bir geceye damgasını vuran, krizin eşiğinde olan, iki çiftin yaşadıklarına çok uygun bir isim! Lars Norén’in piyesi, insanın kanını donduruyor. Onun İBLİSLERİ birbirini seven ama delice dövüşüp, kavga edip sevişen, böylece tutku ateşini canlı tutan bir erkekle bir kadın .

Sapkınlıkları, kavgaları, münakaşaları her gün onların aşklarının fantezilerini besliyor. Her krizin ardından bir yeniden doğuş yaşanıyor. Ama birbirlerine verdikleri zararın boyutu korkutucu. Bu zarardan yanlarında tesadüfen bulunan çift de nasibini gani gani alıyor. Bu çift onların komşuları: Yeni doğmuş bebekleriyle normal bir yaşam süren bir karı-koca. Ama bu iblislerle geçirecekleri o sıra dışı geceden sonra bu çiftin de ilişkisi tepetaklak olup bozulacak. Bu kâbus geceden sonra bu çiftin de aklı başından gidecek ve kurdukları örnek yaşamları zehirlenecek.

SENİ SEVİYORUM VE GICIK OLUYORUM

Oyun Frank (Romain Duris) ve Katarina’nın (Marina Foïs) dairesinde başlıyor. Sahne tasarımı mükemmel: Yüksek tavanlı çok modern çok şık döşenmiş bir daire. Bir salon, bar ve oturma odası, yatak odası, hol ve sokak kapısı. Sahne devamlı dönüyor. Kapılar ve bölme panoları aynalı, öyle ki seyirci dairenin bütün mekânlarını aynı anda görebiliyor. Dairenin değişik odalarında olup bitenlere anında tanık olabiliyor. “Seni seviyorum, ama sana tahammülüm yok. Sana gıcık oluyorum ama sensiz yapamıyorum.” İşte Frank’ın, uzun yıllardan beri beraber yaşadığı Katarina’ya söylediği ilk cümleler…

Acı çektirerek, hırpalayarak, yaralayarak, parçalayarak, birbirlerini seven bu ikili, günlük sıkıntılarını ve bıkkınlıklarını alkolle avutmaya ve sapkınca ilişkilere girerek gidermeye çalışıyorlar. 40 yaşlarını süren bu burjuva çift, tüm vakitlerini acı çekerek geçiriyorlar; saldırarak birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar.

O akşam, Frank elinde bir torbayla eve gelir; bu torbada bir gün önce ölmüş olan annesinin külleri var; birazdan ağabeyi ve ailesi eve gelip onları alıp cenazeye gidecekler. Çıplak dolaşan Katarina’ya giyinmesini söyler. Katarina göğüsleri, bacakları ve kalçalarını açıkta bırakan çok seksi siyah bir elbiseyle salona girer; Frank siyah smokin ve rugan ayakkabılarıyla onu beklemektedir. Ama ağabey, televizyonda izlemekte olduğu futbol maçını bahane ederek, cenazeyi ertelediğini haber eder. O andan itibaren tansiyon yükselir ve Frank’la Katarina arasındaki gerilim doruk noktasına çıkar. Hastalıklı yalnızlıklarını giderebilecek bir panzehir olarak, aşağıdaki komşularını evlerine davet ederler.

Tomas (Gaspard Ulliel) ve Jenna (Anaïs Demoustier) basit ev giysileri ve sıradan tavırlarıyla saf bir edayla zengin komşularının şık dairesine gelirler. Bu çift, biri yeni doğmuş iki çocuklarıyla uğraşan, ev ve iş arasında mekik dokuyan bir koca ve sürekli bebelerini emziren, bir saniye bile dinlenemeyen bakımsız bir kadındır.

Manipülasyon mekanizması devreye girer. Sapkın arzular ortaya çıkar. Gerçek kişilik ötekinin fantezisinde yok olur. Bilinçaltındaki yasaklar ve tabular dizginleri ele geçirir. Şiddet ise her birinin en mahremine ve özeline yerleşir.

Bu oyunda Frank ve Katarina, art arda bazen kurban bazen cellat rollerine bürünürler. Karmaşık nevrotik durumlarını ortaya çıkardıkça, seyircinin bakış açısı sürekli değişir. Frank ve Katarina’nın sapkınlıkları Jenna-Tomas çiftinin evliliklerini zehirlemeye ve aile huzurlarına zarar vermeye ve ilişkilerini bozmaya kadar varır.

DEĞİŞEN BAKIŞ AÇILARI

Oyunu sahneye koyan Marcial Di Fonzo Bo, her ayrı durum karşısında, seyircinin değişen bakış açısını sorguluyor. Seyirci, bu zalim ölüm dansının kurbanlarını Tomas ve Jenna olarak kabul ediyor ama başlangıçta utangaç, sıkılgan, içine kapanık Tomas’nın, oyun ilerledikçe maskesi düşüyor ve metamorfoza uğruyor. Bu kırılgan Tomas’nın iç dünyası aslında Frank’inkinden bile daha bulanık. Frank gibi bunu açıkça dile getiremese de, aslında bir kimlik arayışı içinde. Aynı sosyal çevreden gelmediği için kompleksli. Tomas, o mutlu gibi görünen sıradan aile yaşamından memnun olmadığını itiraf ediyor.  İkinci bebekleri zaten kazara doğmuş. Bu hayattan bıkıp usanmış. Tomas’nın içinde fırtınalar kopuyor. Katarina’ya karşı cinsel dürtüler hissettiğini ortaya çıkarıyor. Silik karısına benzemeyen bu seksi ve davetkâr Katarina onun aklını başından alıyor. Ama Katarina ile girdiği cinsle ilişkide başarılı olamıyor ve bu utancı onun öfkesini ve saldırganlığını arttırıyor ve sapkınlığını ortaya çıkarıyor. Vaktini, çocuklarını emzirmekle, onların altını değiştirip, ev işleriyle uğraşarak ve kocasının işten dönmesini bekleyerek geçiren Jenna ise Frank’in onu baştan çıkarmasına önceleri karşı koysa da, sonradan dişi bir kadın olarak fark edilmekten hoşlanıyor. Kocasını kaybedeceğini anlayınca, şuursuzca bir mücadeleye giriyor.

İblislere gelince: Katarina her türlü şiddete, hakarete, aşağılanmaya rağmen Frank’sız olamayacağının bilicinde. Frank ise bütün sapkınlıklarına rağmen oyun boyunca annesinin küllerinin bulunduğu kavanozu elinde taşıyor; bir an Katarina ile itişirken, külleri onun üstüne serpiyor. Frank annesinin kaybıyla yalnızlığını fark etmiş ve Katarina’yı kaybetmeye razı değil.

Deneyimli çift, acemi çiftin yaşadığı durumu yavaş yavaş fark etmesine sebep oluyor. Bu oyun; karı-koca ilişkilerinin ortasına sapkınca bir atlayış adeta. İkili ilişkilerde birbirini sevmenin zorluklarını anlatan bir piyes. Günümüzde bireyler, duygularını açıkça utanmadan sonuna kadar açıklayabiliyorlar. Öyle ki ilişkiler de daha çapraşık bir hale geliyor.

1944 yılında İsveç’te doğan Lars Norén çok önemli ve ünlü bir şair, yönetmen ve yazardır. Uzun zamandan beri Çehov, Strindberg, Bergman ve İbsen’in halefi olarak kabul edilir. Parapsikolojik, psikiyatrik ve sosyal psikoloji problemleri işlerken aynen onlarınkine benzeyen tematik bir yöntem kullanır. 40’a yakın tiyatro oyunu yazmış olan Lars Norén’in eserlerindeki başlıca konular cinsel sapkınlıkları, psikomatik hastalıklar, çocuklarla ebeveynler arasındaki çatışmalar ve şiddete başvurmadır. İngmar Bergman’dan sonra İsveç Devlet Tiyatrosu’nun başına geçen Norén, yazdığı oyunlarla bugün çağdaş ve modern tiyatronun en büyük ustaları arasındadır.

“İblisler”i sahneye koyan 46 yaşındaki Marcial Di Fonzo Bo, Buenos Aires’te doğdu ve 1987 yılında Paris’e yerleşti. Normandiya Devlet Tiyatrosu’nun başına geçen Marcial Di Fonzo Bo, tiyatro ve sinemada büyük rollere imza attı. 2014’de Lars Norén’in İblisler filmini Arte Kanalı için yaptı. Bu sezon da “İblisler”i büyük bir başarıyla sahneye taşıdı.

Ve piyesteki 4 muhteşem oyuncu… Hepsi birbirinden yetenekli ve cesur. Çıplaklık, cinsellik, şiddet sahnelerini birebir oynuyorlar. Özellikle Frank rolünde Romain Duris harikalar yaratıyor. Son yılların sinemadaki en önemli starlarından biri. Arsène Lupin, Klapisch’in “Rus Bebekleri” ve Audiard’ın “Kalbim Artık Çarpmıyor” filmlerindeki rolleri unutulmaz. Bu oyunda sergilediği performansla seyirciyi mest ediyor.

Tomas rolünü oynayan Gaspard Ulliel’i “Saint Laurent” filminde izlemiştik. 13 yaşından beri film çeviren Ulliel, 2002 yılında en genç yetenek ödülüyle Cesar’ı almıştı. “Saint Laurent”daki rolüyle de 2015 yılı en iyi aktör ödülüne layık görüldü. 2012 yılından beri de tiyatro sahnelerinde oyunculuğuyla fark yaratıyor.

Rond Point Tiyatrosu’nda seyrettiğim bu oyun yıl boyu değişik yerlerde turnede olacak.